In English

ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2019 Çarşamba

GİRİŞİMCİLİK ÜZERİNE

Girişimci en basit tanımıyla ekonomik mal veya hizmetleri üretmek ve bunları kar amacıyla satmak için üretim faktörlerini (emek, sermaye, doğal kaynak/hammadde) bir araya getiren kişidir. Esasında girişimciliğin temelinde kar amacı ve risk faktörleri yatmaktadır. Kar girişimcinin nihai hedefi ve olmazsa olmazıdır. Bu konuda herhangi bir kavram kargaşası bulunmamasına rağmen risk konusunda bir algı hatası mevcuttur. Risk dendiğinde bir çoğumuzun aklına tam bir belirsizlik hali gelmektedir. Halbuki risk öngörülebilir, analiz edilebilir ve hatta yönetilebilir bir olasılık durumudur. Bugün bilimin ışığında pek çok risk yönetim metodu bulunmakta ve girişimciler bunlardan azami ölçüde yararlanarak girişimlerini başarıya ulaştırabilmektedir. Sonuç olarak risk, girişimciler için korkulan bir olgu olmaktan öte doğru bir şekilde değerlendirildiğinde işlerinin bir parçasından başka bir şey değildir.

Günümüz ekonomik sisteminde girişimcilik çok kritik bir noktadır. Çünkü ekonominin çalışması yeni ürünler üretilmesine bağlıdır. Bu yeni ürünleri üretecek kişiler rekabetten kaçınan, risk almayı göze alan girişimcilerden başkası değildir. Girişimcilerin niteliği bir ülkenin ekonomisinin niteliğini belirler. Riskleri analiz etmekte iyi olan, yenilikçi düşünen, rekabetçi, kaliteli girişimcilere sahip ülkeler dünyanın en büyük ekonomileri haline gelmiştir.

Peki bir ülkede girişimcilik nasıl gelişir? Eğitim sisteminden yasal çerçeveye, Sosyo-kültürel yapıdan vergi mevzuatına kadar yaşamla ilgili her konuda girişimciliği destekleyici tedbirler alınması mümkündür ki girişimcilik yalnızca bu tedbirlerin alınmasıyla gelişebilir. Örneğin ezberci, katı bir eğitim sistemi yerine özgürlükçü, hayal kurduran, herkesin yeteneklerini ortaya çıkarmaya odaklı bir eğitim sistemi girişimci ruhları destekleyecektir. Adil ve tarafsız bir hukuk sistemi ve oturmuş kurumlar oyunun kurallarının oyun esnasında değişmeyeceğini garanti ederek girişimcilere güven verir. Öte yandan yeniliklere kapalı, şevk kırıcı, sadece olumsuz yanları gören bir toplum yapısı da girişimciliğin önündeki en büyük engeldir. Birine bir fikrinizi anlattığınızda ‘olmaz, tutmaz, yürümez’ kelimelerinin sizi ne kadar demoralize edebileceğini bir düşünün. Desteklenmeyen, cesaretlendirilmeyen fikirler daha doğmadan ölmüşler demektir. Bu yüzden sosyal algının girişimciliği destekleyici bir şekilde oluşturulması şarttır. Öte yandan vergi mevzuatının da girişim yapmak isteyen fikir sahibi kişileri teşvik edici özellikte olması gerekmektedir.

Sonuç olarak bir ülkenin kalkınması için girişimciler hayati öneme sahiptir. Bir ülke girişimcisine ne kadar sahip çıkıyor ve onu teşvik ediyorsa o kadar gelişmiş bir ekonomi potansiyeli barındırıyor demektir. Türkiye de son yıllarda yaptığı çalışmalar ile girişimciler için daha cazip bir ortam olaya devam etmektedir. Bu çalışmaların olumlu sonuçları yakın gelecekte alınacaktır.


KAYNAKLAR

·         http://erhanerkut.com/analiz/girisimciligi-gelistirme-onerileri/
·         https://webdosya.csb.gov.tr/db/destek/editordosya/Risk_Yonetimi_Brosuru.pdf


5 Mart 2016 Cumartesi

Bisiklet ve Ekonomi

                Bisiklet bir spordur kuşkusuz. Ama sadece spor olarak görülüp formda kalmak için kullanılan bir araç değil. İnsanların bir yerden bir yere ulaşmak için kolaylıkla tercih ettikleri bir seçenek. Her ne kadar ülkemizde yaygın olmasa da gün geçtikçe trafikte bisiklet sayısı artıyor. Bu çok sevindirici gerçekten. Trafiğe bisikletle çıkan kişi bir takım tehlikeleri kabul etmiş olsa da, bisikletlilerin ve şoförlerin bilinç düzeyi arttıkça söz konusu tehlikeler de minimum seviyeye zamanla inecek.

                Bisikletin faydaları herkesin malumu. Sağlığa, psikolojiye, cebe, doğaya faydalarından bahseden milyonlarca yazı bulabilirsiniz. Ben bu yazıda bisikleti iktisadi açıdan ele alacağım. Makro iktisadi açıdan bisikletin ülke ekonomisine artılarından ve eksilerinden bahsedeceğim.


                Öncelikle Türkiye enerjide dışa bağımlı bir ülke. Petrol ve doğal gaz
gibi enerji kaynaklarını dışarıdan alıyor ve biz vatandaşlar bunları çok pahalı kullanıyoruz. Bu açıdan baktığımızda bisiklet ülkenin enerjideki dışa bağımlığını sınırlayıcı bir etkiye sahip. Yüz yıllardır kronik hale gelen dış ticaret dengesi hastalığımıza bir çare olabilir.

                Diğer bir konu ise sağlık. Bisiklete binen kişiler hareketsiz kişilere göre daha sağlıklı olduklarından sağlık harcamaları azalıyor. Yani devletlerin bisikletlere yaptığı her türlü harcama bir sağlık harcaması niteliği taşıyor. Hareketli bir hayat tarzı sunmasının yanında bisiklet havayı da kirletmediği için hava kirliliği nedeniyle karşılaşılan hastalıklarda da bir azalma olması söz konusu.

                Öte yandan bisikletin ekonomiye olumsuz bir yanından bahsetmek istiyorum. Birçok bisiklet markası ülkemize dışarıdan ithal ediliyor. Bu ithalat-ihracat dengesi açısından olumsuz bir durum. Ayrıca bisiklet fiyatlarının dövize endeksli olmasına ve fiyatlarda istikrarsızlığa neden oluyor. Tabiki Türkiye’ de de bisiklet üretiliyor yerli firmalarımız tarafından. Ama bisikletin ana parçası olan kadrolar ve temel komponentler yine yurt dışından satın alınıyor. Sadece montaj ülke sınırları içinde yapılıyor.


                Her kişiye göre bir bisiklet mutlaka vardır. Spor olarak görene, ulaşım aracı olarak görene, oradan oraya atlayıp deşarj olmak isteyene, dağda bayırda özgürce gezmek isteyene herkese göre bir bisiklet vardır. İstemek lazım, sevmek lazım. Görüldüğü gibi iktisadi açıdan da bisikletin artıları eksilerinden fazladır. Bisiklete binmemek için kimsenin sağlık sorunları dışında hiçbir nedeni yok. Unutmayalım ki bisiklet gelecektir.

23 Aralık 2015 Çarşamba

Ceteris Paribus

İngilizcesi: Ceteris Paribus

Ceteris Paribus ekonominin en temel terimlerinden biridir. İktisadi hadiseleri bilimsel hale getirip açıklarken kullanılıyor. Kullanım amacı çok karmaşık olan olayları basite indirgemek. Latince olan Ceteris Paribus 'diğer herşey sabitken' anlamına gelmekte. İktisatta bir konu anlatılırken asıl bahsedilen değişken dışındaki etkenlerin sabit  kabul ettiğimizi Ceteris Paribus terimiyle belirtiyoruz  

22 Aralık 2015 Salı

Talep

İngilizcesi: Demand

Talep belli bir piyasada, belli bir mala olan satın alma isteğidir. Ekonomideki en temel olgulardan biri olan talep iktisat öğrenmeye başlayan öğrencilere ilk öğretilen ekonomik terimlerdendir. Yalnız taleple alakalı önemli olan nokta, bu satın alma isteğinin maddi güçle desteklenmiş olmasının gerekmesidir. Örneğin asgari ücretle çalışsan bir işçinin lüks bir yat sahibi olmak istemesini lüks yat talebini arttıran bir durum olarak sayamayız. Talebi etkileyen faktörler ise o malın fiyatı, tamamlayıcı malın fiyatı, ikame malın fiyatı, kişisel tercihler, o mala duyulan ihtiyacın şiddeti şeklinde sıralanabilir. Ekonomide D harfi ile gösterilir.




27 Haziran 2015 Cumartesi

KATMA DEĞER NEDİR? NEDEN ÖNEMLİDİR?

KATMA DEĞER NEDİR? NEDEN ÖNEMLİDİR?

                Günümüzün herkesten fazla söz sahibi olan, gelişmiş, kalkınmış ülkeleri bu güçlerini neye borçlu? Türkiye’den, Azerbaycan’dan, İran’dan, Güney Afrika’dan ya da Brezilya’dan farklı ne yapıyorlar? Hiç şüphesiz ki doğru cevap katma değerli teknolojik üretim. Bu ülkeler çağın en ileri teknolojisini üretiyorlar ve bu ürünleri satabilmek için insanların peşinde koşmuyor ve ya kapı kapı gezmiyorlar. Tam tersine bütün dünyada insanlar bu katma değerli ürünleri almak için aylar öncesinden sıraya giriyor. Herkes katma değerli dediğimiz ürünleri üzerindeki fiyat etiketine bakmaksızın satın alıyor. Bir ülkenin gelişmiş ekonomiye sahip olmasının yolu buradan geçiyor.
                Katma değer deyince aklımıza girdi ve çıktı arasındaki fark gelmelidir. Yani bir ürün üretilmesi için harcanan para ile o ürünün satıldığında elde edilen para ne kadar fazlaysa bu ürün o kadar katma değerli diyoruz. Ama bu olaya sadece para açısından bakmak eksiklik olur. Katma değerli üretimin sağladığı getiri paradan çok daha fazlasıdır.
                Katma değerli ürünler yükte hafif, pahada ağır özellik gösterirler. Şuan Türkiye'nin ihraç ettiğimi malların bir kilosu 1,5 $ etmekte. Bu veri Almanya için 4 $, Japonya için 3,5 $ ve Güney Kore için 3 $ seviyesinde. Artık ülkeler ihracatını değil, ihraç ettiği malların birim kilogram başına düşen getirisini arttırmaya çalışmaktadırlar. Eğer güçlü ekonomiler arasına girmek istiyorsak ülkece yapmamız gereken ihracatın kilogram fiyatını arttırmaktır. Bunun yolu da katma değerli ürünleri üretmekten geçmektedir. Buna örnek olarak pek çok şey ürünü sayabiliriz. Bir harici hard disk aldığımızda ortalama 150 lira veriyoruz. Küçücük bir kutudan bahsediyoruz. Bir de 150 lirayla patates aldığımızı düşünelim. 150 liralık teknolojik bir ürün ile patatesi ağırlık olarak karşılaştırdığımızda katma değerin ne olduğu ve ne kadar önemli olduğu biraz daha anlaşılmıştır umarım.
                Katma değer sadece sanayide var olan bir olgu olarak düşünülmemelidir. Tarımda, hayvancılıkta, sporda, inşaatta, tekstilde yani ekonominin hemen her alanında katma değerli üretim yer edinmiştir. Dünyanın ikinci tarım ihracatçısı, Konya büyüklüğünde toprağa sahip olan Hollanda başarısını katma değerli ürünler üretmeye borçludur.
                Yüksek katma değer yüksek teknolojiden geçmektedir. Teknolojik açıdan geri kalmış bir ülkenin katma değerli ürünler üretip satması hayalden öteye gidemez. İleri teknoloji ise ülke için AR-GE çalışmaları sonucu elde edilebilecek bir şeydir. AR-GE faaliyetlerine yeteri
miktarda kaynak ayrılmaz ve bu konu önemsenmezse teknolojik gelişim sağlanamayacaktır. Asya’da Çin, Japonya ve Güney Kore AR-GE faaliyetlerinde başa çekmektedir. Çin 2009 yılında AR-GE’ ye 154 milyar $ kaynak ayırmış ve Çin’de bu alanda faaliyet gösteren kişi sayısı bir milyonu bulmuştur. Türkiye is AR-GE harcamasını 8,7 milyar $ dolar olarak gerçekleştirmiştir. Asıl kıyaslama verisi AR-GE harcamalarının GSYİH’ye oranı resmi daha net görmemizi sağlamaktadır. bu veri incelendiğinde Güney Kore %3,36 oranına sahip çıkmakta ve bu oranla da dünyada birinci sırada bulunmaktadır. Türkiye’de is aynı olan 2010 yılı için %0,80 çıkmaktadır. Bu oran dünya ülkeleri arasında oldukça geride kaldığımız anlamına gelmekte. AR-GE’nin nihai amacı olan patent alma sayıları incelendiğinde ise yine durum ülkemiz açısından çok parlak gözükmemektedir. Karşılaştırmak açısından 2011 verilerini incelediğimizde Çin’in o yıl 172.000, Güney Kore'nin 94.000; Rusya, Hindistan ve Brezilya'nın her birinin 30.000 adet patent aldığını görüyoruz. Türkiye'nin ise 2011 yılında aldığı patent sayısı toplam 988. İnanılmaz derecede geri kaldığımız açıkça ortada görünüyor.
                Katma değerli ürün üretimi yolunda bir diğer önemli konu da markalaşmak ya da daha doğru deyişle marka değeri yaratmak. Dünya’da insanların markalara olan bakışı, onları sevmesi, benimsemesi ekonomi ve işletme bilimini bambaşka bir yere götürdü. Artık işletmelerin en nihai amacı karını maksimize etmek değil marka değerini maksimize etmek oldu. Marka üretilen ürünlerin satılmasına büyük katkı sağlıyor. Ama asıl katkısı ürünlerin yüksek fiyattan satılmasına kazandırdığı faydadır. Bir kot pantolonun muhtelif bir yerine bir marka simgesi yerleştirilmesi, o kot pantolonun değerini yüzlerce lira yukarı çekiyor.

                Dünyada söz sahibi olabilmek güçlü bir ülke olmaktan, güçlü bir ülke olmak da ekonomik gelişmişlikten geçmektedir. Ekonominin gelişmesi ve sağlam bir yapıya kavuşması üretimle, daha da önemlisi katma değerli üretimle mümkündür. Ülke olarak henüz bu konularda çok yetersiz durumdayız. Ama Türkiye yapacağı ekonomik yenilikler ve uygulayacağı çağdaş, bilimsel uygulamalarla katma değerli ürünleri üretme yoluna er ya da geç girecektir.

25 Haziran 2015 Perşembe

TÜRKİYE’DE ENFLASYONUN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

TÜRKİYE’DE ENFLASYONUN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

                Ülkemizde enflasyon olgusunun toplumun algısında nerede bulunduğunu, insanların enflasyon kelimesini duyduğunda bile bir rahatsızlık hissetmesinden anlayabiliriz. Türkiye’de ekonomi ile ilgilenen veya ilgilenmeyen ve de toplumun her kesiminden vatandaşların gayet iyi bildiği ekonomik bir olgu olan enflasyon, ülke tarihine bir geri dönüp bakıldığında en zor dönemlerin olmazsa olmazı olduğu kolaylıkla fark edilmektedir. Belki biz genç arkadaşlar çok iyi bilmeyiz ama büyüklerimiz enflasyonla pek çok kez sınandığından zihinlerinde enflasyondan derin izler taşırlar.
                İlk olarak enflasyonun ne olduğunu tam olarak belirleyelim. Enflasyonun en genel ve bilinen, kullanılan tanımı şudur: Fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artış enflasyondur. Burada önemli olan iki noktadan bahsedebiliriz. Birincisi sadece bir malın değil, birden çok malın içinde bulunduğu mal sepetinin fiyatının artması enflasyonu oluşturur. Bir diğer nokta da fiyatların bir kereliğine değil sürekli bir artış göstermesidir.
                Peki, enflasyonun normalden yüksek olmasının etkileri neler? Bu alanda ilk bahsedeceğim konu enflasyonun sürekli ve dengesiz biçimde artmasının ülke açısından bir karanlık oluşturması. Bu ortamda geleceğin tam olarak kestirilememesi uzun vadeli plan yapılamamasına neden olarak yatırım ve üretim kararlarının alınmasında olumsuz etki yapar. Ekonomide denge çok önemlidir. İstikrar ve denge olmazsa ekonomi asla güçlenemez. Enflasyon o ülke ekonomisindeki istikrara zarar veren bir olgudur. Enflasyonu yüksek ekonomilere kimse güven duymaz ve ekonomiye katılmak ya da ekonomide kalmak istemez. Bir ülkede yüksek enflasyonun en çok ezdiği kesim düşük gelirli halktır. Çünkü bu insanların tasarrufları çok kısıtlıdır ve enflasyonun getirdiği fiyat artışları onları çok zor durumda bırakır. Ülkemizde yaşanan da tam olarak buydu. Zengin ise enflasyonist ortamda zaten çok olan tasarrufunu enflasyonun bir etkisi olan yüksek faize yatırarak zenginliğine zenginlik katar. Sonuç olarak enflasyonun bir etkisinin de zengin ile fakir arasındaki uçurumu arttırması diyebiliriz. Ayrıca insanlar kendi ulusal paralarını kullanmayı bırakıp, daha güvenilir gördükleri dövize yönelirler.
                Türkiye ilk olarak 1930’lu yıllarda enflasyonla tanışmış ve 2000’lerin başına kadar da kurtulamamıştır. 70’ler, 80’ler, 90’lar ve hatta 2000’lerin başı enflasyonla boğuşulan yıllardır. Ülkece ekonomimizi gerilere götüren enflasyon, her seferinde başka nedenlere bağlanmış ama asıl nedenin akılcı bir ekonomi politikası izlenmemesi olduğu çok sonra da olsa anlaşılabilmiştir. %30, %50 hatta %100’ü aşan enflasyon oranları ekonomimizi, özellikle de dar gelirli kısmın hayatını defalarca yerle bir etmiştir.
                Enflasyonun çok düşük olması, sıfır olması hatta negatif değerli olması da mümkündür. Peki enflasyonun sıfır olması bir ekonomi için sağlık bir durum mudur? Eğer bir ekonomide enflasyon sıfır olursa (şuan İngiltere’de olduğu gibi) bu ekonomik durgunluğa yol açacağından iyi bir durum değildir. İnsanlar bu durumlarda fiyatların yükselmeyeceğini bildikleri bir malı şimdiden almak istemezler. Bahsettiğim fiyatı seneye de aynı olacak malı niye şimdiden alayım düşüncesidir. Ayrıca sıfır enflasyonlu ülkede istihdam artışı sağlanamazsa doğal olarak ücretler artmaz ve bu da insanların daha fazla tüketim yapmasının önüne geçer. Talep artmadığı için malların fiyatı da artmaz. Bu durumda tüketim miktarının artmadığını fark eden yatırımcılar yatırım kararlarını tekrar gözden geçirmek durumunda kalabilirler.
                Gelelim enflasyonun ülkemizdeki bugünkü durumuna. Son açıklanan verilere göre enflasyon yıllık bazda %8’den biraz yüksek seyretmekte. 2004 yılında tek hanelere inen enflasyonun 2008 yılında tekrar %10’un biraz üzerine çıktığını görüyoruz. Tekrar tek hanelere indikten sonra 2011’de yine %10’u aşarak daha sonraki yıllardan günümüze kadar %7 ile %8 arasında bir değere sahip olmuş. Fakat bu enflasyon oranlarının da ülkemiz için yüksek olduğunu, ekonomimizin sağlığı ve güçlü yapıya kavuşması açısından şuanki seviyelerin yeterli olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca dünya geneline baktığımızda da enflasyonu yüksek ülkeler arasından sıyrılmış olsak bile, henüz güçlü ekonomilerin düzeylerine de yaklaşabilmiş değiliz. En aşağıya Vikipedi’den aldığım bir resmi ekledim bur resimde dünyadaki ülkelerin enflasyon durumlarını görebilir ve Türkiye’nin enflasyonu için bir fikir oluşturabilirsiniz.
                Sonuç olarak enflasyon bir ekonomi için iç ve dış dengeleri, büyümesi, gelir adaleti konuları açısından büyük öneme sahiptir. Ülkece yanlış ekonomi politikaları, akıldan ve bilimden uzak yönetimler nedeniyle ağır faturalar ödediğimiz o felaket yılların geride kaldığını düşününce, bundan sonraki yönetimlerin geçmişten bir ders çıkararak hareket edecekleri konusunda çok umutluyum.
               .

                

24 Haziran 2015 Çarşamba

TÜRKİYE’DE ASGARİ ÜCRET

TÜRKİYE’DE ASGARİ ÜCRET

                Ülkemizde en çok tartışılan konulardan biridir asgari ücret. Ama yüksekliği ya da yeterliliği değil her zaman konuşulan çok düşük olduğudur. Bu tartışmaları daha iyi anlayabilmek için akıl ve mantığın rehberliğinde, zihnimizde bir fikir oluşturmaya çalışalım. Beş milyon kişinin asgari ücretle çalıştığı bir ülkede bu konuyla alakalı herkesin söyleyecek sözlerinin olması gerektiğini düşünüyorum. Beş milyon asgari ücretli işçi demek yaklaşık yirmi milyon kişinin asgari ücrete bağlı bir hayat sürüyor anlamına gelmektedir. Ayrıca bu konu üstünde çok spekülasyon yapılan bir konu olma niteliği taşımakta. Asgari ücretle çalışan işçi sayısı verisi bile hükümet yanlısı kaynaklar ile hükümet karşıtı kaynaklarda birbirini tutmuyor. Bu aslında ne kadar ayrıştığımızın bir göstergesi.  Ekonomi biliminin var oluş nedeni, her insanın insanca yaşayabilmesi için elde bulunan kıt kaynakların en iyi nasıl değerlendirilebileceğini bulabilmektir. Bu temelde asgari ücret konusunu irdeleyelim.
                Öncelikle asgari ücret nedir ona bakalım. Asgari ücret bir işçinin bir ay boyunca çalıştığının karşılığı olarak alacağı en düşük ücrettir. Bu ücret verilirken her işçinin barınma, beslenme, giyinme, ulaşım ve kültürel faaliyet ihtiyacını minimum düzeyde karşılaması beklenir. Peki, Türkiye’de asgari ücret, bir kişinin kirasına, mutfak alışverişine, giyim alışverişine, ulaşımına yetebildiği gibi bu asgari ücretlinin her ay bir de bir sinema ya da bir tiyatroya gidebilmesini sağlayacak düzeyde mi? Bu soruya daha sonra döneceğiz.
                Asgari ücretin nasıl belirlendiği de bir ülke için önemlidir. Bizim ülkemizde asgari ücret bir komisyon tarafından belirleniyor. Bu komisyonun içinde işverenleri temsilen beş, işçileri temsilen beş ve devletin ilgili bakanlık, Hazine Müsteşarlığı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı gibi birimlerinden katılımcılar bulunuyor. Yani işçi, işveren ve devlet beraber bir karar alıyor. Bu yöntem gayet eşit ve doğru bir yöntem diyebiliriz. Devletin bu komisyondaki misyonu arabulucuk etmek. Bu komisyon en geç iki yılda bir toplanıp asgari ücrete karar vermek zorundadır.
                Şimdi biraz sayılar ne diyor ona bakalım. Şuanda ülkemizde a
sgari ücret brüt 1200 lira, net ise 950 lira olarak belirlendi ve uygulanıyor. Temmuzdan sonra net 1000 liraya çıkacak olan asgari ücret, açlık sınırı olarak belirlenen 1350 liranın altında bulunuyor. Dört bin lira olan yoksulluk sınırının ise yanına bile yaklaşamıyor. Bu da demek oluyor ki Türkiye’de 20 milyon kişi açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm. Bir de işveren açısından bakacak olursak bir asgari ücretlinin işverene maliyeti 1400 lira olarak karşımıza çıkıyor. İşçinin eline geçen ile işverene binen yük arasındaki 450 liralık yük apayrı bir sorun teşkil ediyor.
Peki, Türkiye’ye kıyasla diğer ülkelerde asgari ücret ne durumda? Avrupa ile karşılaştırdığımızda, ülkemizdeki asgari ücretin pek çok ülkeden düşük olduğu görülüyor. Bunda ülke standartlarının önemi büyük ama Türkiye’de asgari ücretlilerin çalışanlar içindeki payı Avrupa ülkelerine göre çok yüksek. Asgari ücretin miktar olarak düşük olmasından çok asıl sorun bu gibi görünüyor. Ülkemizde asgari ücret uygulamasının bir eksikliği de şudur: Avrupa ülkelerinde asgari ücret belirlenirken işlerin ağırlığı, yetenek gerektirmesi, bilgi ve tahsil gerektirmesi gibi kriterler dikkate alınarak farklı iş kollarına farklı asgari ücret miktarı belirleniyor. Türkiye’de ise bu uygulama yok bütün iş kolları aynı asgari ücrete tabi.
                Asgari ücret ile ilgili yapılan çok az bilimsel çalışma bulunmaktadır. Olanların da bir çoğu Amerika’da yapılmıştır. Gelişmiş ülkelerde 100 yıldan fazla bir süredir uygulamada olan asgari ücret sistemi, ülkemizde 1950’den sonra uygulanmaya başlamıştır. İktisadi açıdan değerlendirildiğinde asgari ücretin en önemli etkisi istihdam üzerinedir. Bu konular üzerine yapılan çok az çalışma farklı sonuçlar vermiş ve asgari ücretin istihdamı ne yönde etkilediği konusunda kesin bir fikir birliği sağlanamamıştır.  Bu yüzden asgari ücret artarsa istihdam da artar ya da azalır diyemiyoruz.

Sonuç olarak asgari ücret hem gelişmekte olan ülkeler hem de gelişmiş olan ülkeler için hayati öneme sahiptir. Bizim ülkemizde asgari ücret muhakkak yeterli seviyede değil ama bunun yanında çalışma saatleri ve çalışma şartları gibi sorunların çözüme kavuşturulmak için daha acil olduğunu düşünüyorum. 

22 Haziran 2015 Pazartesi

TÜRKİYE’NİN DÜNYADAKİ EKONOMİK YERİ

TÜRKİYE’NİN DÜNYADAKİ EKONOMİK YERİ

                Ülkemiz cennetin dünyadaki karşılığı gibi. Her köşesi kendine has bir güzellik taşıyor. Tarihiyle, kültürüyle Türkiye dünyada çok az sayıda ülke ile kıyaslanabilir. Dünyanın en stratejik konumu ve en bereketli topraklarına sahibiz. Bunları kimse tartışamaz. Peki, ekonomik açıdan dünyanın neresindeyiz? Artık dünya ekonomi merkezli bir yapıya bürünmektedir. Halklar arttık hükümetleri ekonomik performansına göre seçmekte ve onları görevden almaktadır. Günümüz dünyasında refahın, huzurun, sağlığın ve mutluluğun yolu ekonomiden geçiyor. Güçlü devletler bu güçlerini ekonomilerine borçludur. Ekonomisini güçlü hale getiren bu ülkeler dünyayı yönetiyorlar. Bu doğrultuda kendi ekonomimizin durumunu bilmemizin ne kadar önemli olduğu apaçık ortaya çıkıyor.
                Öncelikle en genel perspektiften bakalım. Ülke ekonomileri gözden geçirilirken ilk bakılan veri genlikle gayri safi yurt içi hâsıladır. Kısaca GSYİH olarak ekonomi yazılarında karşımıza çıkıyor. Veriye girmeden önce ne anlama geldiğinden kısaca bahsedeyim. GSYİH bir ülkede bir zaman dilimi içerisinde üretilen her şeydir. Türkiye’nin 2013 GSYİH’sı 822 Milyar $ olarak hesaplanmış. Dünya ülkeleri bu veri ile sıralandığında Türkiye 17. sırada kendine yer bulabiliyor. Bu arada önemli bir detay var. Türkiye yaklaşık 60 yıldır en büyük 18 ekonomi içinde bulunuyor.  Fakat bu veriden daha belirleyici ve ülke insanının ekonomik düzeyi hakkında bilgi veren bir bilgi. O da kişi başına düşen GSYİH. Kişi başına düşen GSYİH, GSYİH’nın ülke nüfusuna bölünmesiyle buluyor. Türkiye için bu veri 10,404 $ çıkıyor. Kişi başı GSYİH sıralamasında ise durum pek iç açıcı görünmüyor. Ülkemiz bu alanda dünyada 62. sırada. Şunu da belirtmek gerekiyor ki Türkiye’nin kişi başı milli geliri beş yıldan daha fazla bir süredir ilerleyememekte. Ekonomide orta gelir tuzağı denen bu durum ülkemizin ekonomik açıdan uzun zamandır yerinde saydığının bir göstergesi.
                Bu işe bir de tarım açısından bakalım. Türkiye bir tarım ülkesi olarak bilinir. Verimli toprakları ve tarım geleneğiyle ülkemiz tarım potansiyeli en yüksek olan ülkeler içinde. Bizi ilgilendiren verilere bakacak olursak Türkiye’nin tarımsal gelirini 62 Milyar $ olarak görüyoruz. Bu açıdan Avrupa’da ilk sıradayız. Dünyanın geneline bakacak olursak ise 7. sıradayız. Tarım alanında dünyanın söz sahibi ülkelerinden biri olduğumuz aşikâr. Fakat tarımda potansiyelimizin çok altında olduğumuz otoritelerce vurgulanmaktadır. Yani Türkiye doğru politikalarla tarımsal üretimde daha yüksek seviyelere varabilecektir.
                Ekonominin bir diğer göstergesi sanayi üretimi ve sanayileşme düzeyidir. Sanayileşme ekonomik gelişmişlik için olmazsa olmaz bir durumdur.  Genel olarak bakıldığında ülkemiz batı ülkelerinden sanayileşme anlamında geri kalmış gözükmekte. Asya ve Afrika ülkelerinden ise birkaç istisna dışında daha iyi görünüyoruz.
                Bir diğer gösterge finansal göstergelerdir. Bunu değerlendirmek için Borsa İstanbul’un performansına bakmamız gerekiyor. Borsa İstanbul 196 Milyar $ piyasa değerine sahip olup 416 şirketi bünyesinde barındırmaktadır. Bu verilerden piyasa değeri açısından 57 dünya borsası içinden 37, işlem hacmi bakımından ise 22. Sırada bulunan Borsa İstanbul’un zamanla daha güçlü hale gelmesi için çalışılmaktadır.

                Bütün bu verilerin rehberliğinde ülkemizin ekonomik açıdan dünyada hangi konumda olduğuna dair bir fikrimiz oluşmuş oldu. Görüldüğü üzere Türkiye potansiyelinin çok altında bir durumda bulunuyor. Ekonomimizin daha üst sıralara tırmanması için bazı reformlar ve politika değişiklikleri yapılması kaçınılmaz görünüyor. Ülke insanının mutluluğu, refahı ve yaşam kalitesi bu değişikliklerin yapılmasına bağlı diyebiliriz.

20 Haziran 2015 Cumartesi

FED FAİZ ARTTIRINCA NE OLACAK?

FED FAİZ ARTTIRIRSA NE OLUR?

ŞUANKİ KONJONKTÜR
                2008 yılında patlak veren, Amerika merkezli bankacılık kaynaklı küresel ekonomik krizi bilmeyenimiz yok. Bu kriz 1929 yılındaki Büyük Buhran’dan sonra gerçekleşen en büyük kriz olarak ekonomistlerce değerlendiriliyor. Krizin nedeni kısaca Amerika’da bankacılık sektörünün uyguladığı aşırı gevşek kredi politikası diyebiliriz. Değineceğim nokta Amerikan Merkez Bankası FED’in kriz etkilerini en aza indirmek için nasıl bir yol izlediği. FED bu krizle mücadelede alışılmış politikalarının dışına çıkmak durumda kalmıştır.  Genişletici bir para politikası uygulamış ve bununla da ülkede krizin azalttığı ekonomik faaliyetleri tekrar canlandırmayı ve dolayısıyla rekor seviyelere ulaşan işsizlik oranlarını düşürmeyi hedeflemiştir.
Bunun yanında da faizleri çok aşağıya çekmiş piyasalardaki oyuncuların daha ucuz fon sağlamasını amaçlamıştır. İşte bu politikalar sonucu dolaşımdaki miktarı artan Dolar diğer önde gelen para birimleri karşısında ucuzlamış ve daha yüksek getiri elde etmek için faiz oranı daha yüksek olan gelişmekteki ülkelere (Türkiye, Endonezya, Hindistan, Güney Afrika) kaymıştır. Yani ülkemize bol miktarda ve ucuz halde dolar giriş yapmıştır. Bu da dolar ile borçlanma maliyetlerini düşürmüştür ve bu da piyasayı dolar ile borçlanmaya itmiştir. Şuan bakıldığında döviz borcu olan çoğu şirketin borcunun dolar cinsinden olduğunu görebiliriz.
FAİZ ARTINCA OLACAKLAR

                Peki, Amerika Birleşik Devletleri’nde faiz artarsa Türkiye’de ne olacak? İlk söylenebilecek şey bir miktar doların ülkeyi terk edeceği. Bu da ülkeyi çok zor durumda bırakır yorumu ekonomi çevrelerince benimsenmiş durumda. Gerekçesi ise Türkiye'nin sıcak para ihtiyacının ya da bağımlılığının çok yüksek bir ekonomiye sahip olması diyebiliriz. Ekonomimiz çok kırılgan bir yapıda. Öte yandan dolar ile ucuzca borçlanan kesim için de faiz artırımı çok büyük bir tehlike arz etmekte. Göründüğü üzere faiz artırımının kendisi değil haberi bile doların lira karşısında değer kazanmasına neden oluyor. Haber akışına bu kadar endeksli bir ortamda dolar borcu olanları zor bir 2015 sonu bekliyor. Ayrıca cari açık nedeniyle de dolar kurunun yukarı yönlü hareketi ülke ekonomisi için son derece olumsuz bir olay olarak görüldüğünden FED’in parasal genişleme politikasını sonlandırması ülkemiz açısından hiç iyi bir haber olarak yorumlanmıyor. Bütün bunların ışığında ülkemizi zor bir dönem bekliyor diyebiliriz. Umarım ekonomi yönetimi gerekli önlemleri alacak ve bu dönemi en az hasarlı şekilde atlatarak ekonomimiz sağlam bir yapıya kavuşturacaklardır.

19 Haziran 2015 Cuma

PARA BUGÜNKÜ İŞLEVİNİ NASIL KAZANDI?

PARA BUGÜNKÜ İŞLEVİNİ NASIL KAZANDI?
                Para dediğimiz kâğıt parçaları ve küçük, yuvarlak metaller bugün günlük yaşantımızın olmazsa olmazı. Hayatımızı bu küçük araçlarla devam ettiriyoruz dersek belki biraz abartmış oluruz ama kesinlikle yalan söylemiş olmayız. Son yıllarda bankaların büyük başarısı sayesinde artan kredi ve banka kartları sayesinde kullanımı azalmış olsa da paranın işlevinden bir şey eksilmiş değil.  Paranın ederinden daha fazla değer gördüğü, insanların onu kendinden, sevdiklerinden öteye koyduğu da bir gerçek fakat hatırlatmalıyım ki para da bir insan icadıdır ve paranın olmadığı bir dönem de vardır.
                Daha önce Sümerler ve Mısırlılar tarafından benzeri şekilde kullanımı bulunsa da para, milattan önce 7. yüzyılda medeniyetler beşiği Anadolu’muzun batısında hüküm süren Lidyalılar tarafından insanlığa hediye edilmiştir. Peki, daha önce bu insanlar bir şey alıp satarken ne yapıyorlardı? Hepimizin aklına ilk gelen şey takas yoluyla bu işlerini hallettikleridir sanırım. Evet paradan önce insanlar bir malı satın alırken karşılık olarak ellerindeki başka bir malı veriyorlardı. Bu uygulamanın artılarını ve eksilerini karşılaştıracak olursak kuşkusuz eksileri çok daha uzun kalacaktır. Bir kere değer biçmek için bir ortak bir birim olmadığı için her malın onlarca belki yüzlerce fiyatı bulunmaktaydı. Bu ticaretin gelişmesi için çok büyük bir engeldir. Örneğin 10 tane elma 8 tane armut ya da bir küp pekmez ya da bir çuval pamuk değerindeydi ve doğal olarak bu fiyatlar bölgeden bölgeye değişmekteydi. Takas usulünün bir diğer zorluğu alıcı ve satıcı tarafın ihtiyaçlarının örtüşmesi gerektiğiydi. Mesela elma satan kişinin armuda, armut satan kişinin de elmaya ihtiyaç duyması lazımdı ki 10 elma ile 8 armut takas edilsin. Böyle bir ortamda doğal olarak ticaret gelişememiş ve insanlık zenginleşememiştir.
                Bu dönemden sonra insanlar yaşadıkları bölgelere göre bazı nesneleri mübadele aracı olarak kullanmaya başlamışlar ve bugünkü anlamıyla para olgusuna biraz daha yaklaşmışlar. Bazı yerlerde deniz kabuğu, bazı yerlerde buğday gibi nesneler alışverişe aracılık etmiştir. Bunlar paranın dört önemli işlevlerinden biri olan mübadele aracı olma özelliğini gösteren tarihteki ilk nesnelerdir.
                İnsanlar daha sonra bu tür farklı nesneler yerine para olarak altın ve gümüş madenlerini kullanmaya başladılar. Farklı boyutlarda kestirilen altın ve gümüş sikkeler günlük alışverişlerde mübadele aracı olarak kullanılıyor ve de ihtiyaçtan fazlası biriktiriliyordu. Bu da paranın değer biriktirme aracı işlevini kazanmasını sağladı. Tarihte bu metallerden sadece altının para olarak kullanıldığı da oldu hem gümüşün hem altının kullanıldığı dönemler de oldu. İnsanlık uzun bir süre de para olarak altın ve gümüşü kullanarak idare etti. Elbette bu sistemin de eksik yanları, zayıf yönleri vardı ama günümüzdeki paraya gittikçe yaklaşılıyordu.
                Günümüzde hepimizin elinde, cüzdanında olan para, diğer adıyla itibari para, ilk olarak bin altı yüzlü yıllarda İngiltere’de ortaya çıkmış ve bu sistemin temelleri orada atılmıştır. Banknot sisteminde devlet güvencesi esastır. Yani basılan banknotların üzerinde yazan değerde olduğu devlet tarafından güvence altına alınmıştır. Zaten maliyeti çok düşük olan bu kâğıt parçalarının değerinin çok üstünde malların alınıp satılmasında kullanılması başka türlü mümkün olamazdı. Günümüzde kullandığımız paralar devlet eliyle oluşturulup piyasaya sürülmektedir. Buna ekonomide para arzı denir. Para arzı yoluyla devlet ekonomiyi kontrolü altında tutar.

                Paranın iktisadi açıdan önemi şüphesiz çok büyüktür. Ekonomik aktivitelerin başrol oyuncusu olan para insanları, toplumları, ülkeleri, devletleri zenginleştiren ve fakirleştiren yegâne olgudur. İktisat tarihinde karşımıza çıkan, belli kesimleri yoksul ve zor durumda bırakan pek çok büyük krizin nedeni paradır. Bırakın tarihi şu günlerde bile ülkemizde Amerikan Merkez Bankası’nın faizleri arttırması halinde Türkiye’de bulunan doların Amerika’ya geri döneceği ve bunun sıcak paraya aşırı bağımlı hale gelen ülke ekonomisini ne kadar kötü etkileyeceği konuşuluyor. Paranın ekonomi ve hayat üzerindeki önemini anlamamızı sağlayacak binlerce örnek sayabiliriz. Ama çağımızda artık paraya sahip olmaktan öte bir mesele var. O da paranın nasıl kullanılacağı. Büyümenin, zenginleşmenin yolu paraya sahip olmaktan çok onu nasıl kullanacağını bilmekten geçiyor.