In English

24 Ekim 2016 Pazartesi

Dış Borçların Ekonomik Büyüme Üzerindeki Etkisi: Türkiye Örneği - Makale Özeti

Makale özeti hazırlanırken yazarların kullandığı başlık dağılımına sadık kalınmıştır. Bu başlıklar şekildeki şöyledir:
Giriş
1.      Dış Borçlanma Nedenleri
2.      Dış Borç-Ekonomik Büyüme İlişkisini Açıklayan Yaklaşımlar
3.      Dış Borç-Ekonomik Büyüme İlişkisi: Türkiye Uygulaması
  Sonuç

                   Giriş
                   Ülkeler giderek artan küreselleşme, gelir adaletsizlikleri, kaynak dağılımındaki adaletsizlikler gibi sebeplerle birbirleri arasında gelişmişlik farkları yaratmaktadırlar. Günümüz dünyasında bazı ülkeler gelişme süreçlerini çok daha önce başlatıp sürdürürken kimi ülkeler de bu sürece henüz yeni geçebilmiştir. Gelişmekte olan ülkeler şeklinde isimlendirilen bu devletler için gelişimlerini sürdürmek için ihtiyaç duydukları fonları yurtiçinden karşılayamadıklarından dış borçlara yönelmişlerdir. Türkiye için de bu durum 1950’lerden beri böyledir.
                   Dış kaynaklardan gelir elde etme yöntemi olarak isimlendirilen dış borçlanma, gelişmekte olan ülkeler için kalkınmanın önemli bir ayağı olmuştur. İç tasarrufların yatırım ihtiyacını karşılamada yetersiz kalması gelişmekte olan ülkeleri dış borçlanma yoluna götürmektedir. Yine ithalatı ihracatından fazla olan ülkeler de döviz kıtlığını dış borçlara yönelerek aşmayı tercih etmektedirler.
                   Dış borçların ekonomik büyüme ile ilişkisini inceleyen bilimsel çalışmaların sonuçlarına bakıldığında ortak bir sonuç göremiyoruz. Dış borçların büyümeyle negatif ilişkisi ağır bassa da pozitif ilişki olduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur. Türkiye için yapılan çalışmalarda dış borçların ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediğini sonucuna varılmıştır.

1.      Dış Borçlanma Nedenleri
IMF, WB, OECD VE BIS ortak tanımına göre dış borç bir ülkede bulunan yerleşiklerin yerleşik olmayanlara karşı sözleşmeli yükümlülükleridir. Bu yükümlülük faizli ya da faizsiz olabilen anapara ödemeleridir. Ülkeye yapılacak büyük yatırımlar açısından dış borçlar büyük önem arz etmektedir. Ülkelerin dış borçlara yönelmesinin sebeplerinden bazılarını iç borçlanma imkânının düşük olması, döviz ihtiyacının olması, kronikleşen bütçe açıkları ve olağanüstü durumlarda doğan acil fon ihtiyacı şeklinde sıralayabiliriz. Gelişmekte olan ülkelerin dış borçlanmaya yönelmesinin en büyük nedenleri yatırımların iç kaynaklarla finanse edilememesi ve ihracat ile ithalat farkından oluşan döviz ihtiyacının karşılanması gerektiğidir.

2.      Dış Borç-Ekonomik Büyüme İlişkisini Açıklayan Yaklaşımlar
Dış borçların bir ülke ekonomisinin büyümesine olan etkisi ilk bakışta belirsizdir. Bu etki ülkenin iç dinamiklerine, borcun faiz oranına ve dış borçla elde edilen kaynağın etkin şekilde kullanılıp kullanılmamasına bağlıdır. Etkin kullanılan dış borç düşük faiz ödemesiyle birlikte ekonomik büyümeyi olumlu etkileyecektir. Fakat tersi durumda bu etki negatif olabilir.
A.     Zamanlararası Borçlanma Modeli
Nissanke ve Ferrarini tarafından ortaya konan bu model zamanlararası borçlanma teorisinin bir uzantısıdır. Bu modele göre ülkelerin aldıkları dış borçlarla daha fazla yatırım yapma kapasitesi elde etmiş olacaklar ve refah seviyelerini arttırabileceklerin sonucuna ulaşmaktadır.
B.     Borçla Büyüme (Growth-Cum-Debt) Modeli
Bu model alınan dış borçların niteliği üzerinde durmakta ve dış borçların ekonomik büyümeyi olumlu etkilemesini belirli şartlara bağlamaktadır. Bu şartlar yabancı kaynağın gelire dönüşme etkinliğinin yüksek olması, elde edilen ek gelirin tasarruf edilerek yatırımlarda kullanılmasıdır. Ayrıca dış borcun faiz oranı ve vadesi gibi özelliklerinin belirlediği maliyet unsuru da önemlidir. Borçla Büyüme Modeli ’ne göre bir ülke kalkınmaya başlarken yatırımları iç tasarruflarla finanse edemeyeceğinden dış borçlara yönelir. Ülke kalkınmaya devam ettikçe tasarruf miktarı gittikçe artar ve ileriki zamanlarda yatırımlar yurtiçi tasarruflar tarafından karşılanır düzeye gelebilir. Bu modele göre dış borçların ekonomik büyüme sağlaması cari işlemler açığının finansmanında kullanılmasına bağladır.
C.     Borç Fazlası (Debt Overhang) Teorisi
Borç Fazlası Teorisi dış borçlanma ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi açıklayan en temel argümanlardan biridir. Bu teori temel olarak ülkenin geri ödeme gücüne odaklanır. Eğer ülke borç stokunu geri ödeme gücüyle desteklerse dış borçlar olumlu bir etki yaratır. Fakat ülkenin borç stoku geri ödeme gücünü aşarsa bu durum yatırımların azalmasına ve dolayısıyla ekonominin küçülmesine neden olur. Ülkenin çok fazla borçlu olduğunu gören girişimciler gelecekte bu borcun ek vergilerle kendileri üzerinden ödeneceğini düşünür ve yatırım yapmaktan kaçınırlar. Dış borçlar kısa vadede ekonomik büyümeyi tetikleyen bir unsur olarak kullanılırken sonraki dönemlerde daraltıcı bir etmene dönüşebilmektedir. Bunu çok iyi bilen yatırımcılar olumsuz senaryonun gerçekleşmesini beklediklerinde yatırım yapmaktan çekinecekler ve büyümeyi negatif etkileyeceklerdir.
Öte yandan yüksek dış borç belirsizlikleri arttırır. Oluşan risk ve belirsizlik ortamı hükümetlerin uygulayacağı politikaları tahmin etmeyi zorlaştırır. Hükümet dış borçları ödemek için kamu yatırımlarını azaltma yoluna gidebilir. Böyle olursa toplam yatırımlar azalacağından büyüme de yavaşlayacaktır. Yüksek dış borç ödemeleri kamu açıklarını arttırır ve faiz oranlarının yükselmesine sebep olur. Bu da ekonomik büyümenin yavaşlaması anlamına gelmektedir. Son olarak yüksek dış borcun yarattığı belirsizlik ortamı yatırımcıları kısa sürede kar edebilecekleri alanlara yönlendirir. Bu da etkinliğin yüksek olduğu uzun dönemli yatırımların azalması demektir. Fonların etkinliğini kaybetmesi de büyüme için olumsuzdur.
D.     Sürdürülebilirlik Yaklaşımları
Gelişmekte olan ülkeler sahip oldukları kıt sermaye gerçeği nedeniyle dış borçlara yönelirler. Dış kaynaklarla büyümelerini sürdürebilmek isterler. Sürdürülebilirlik yaklaşımları dış borçların fayda ve maliyetleri ile ilgilenir. Bir dış borçtan elde edilen fayda ya da gelir maliyetinden yüksekse bu borç ekonomiye olumlu yansıyacaktır. Getirisi maliyetinden yüksek olan borç sürdürülebilir borçtur. Bu yaklaşımlara göre dış borçların sürdürülebilmesi söz konusu borcun marjinal faydasının marjinal maliyetine eşit olmasına bağlıdır. Bu noktadan öteye gidildiğinde dış borç ekonomiyi olumsuz etkilemeye başlayacaktır.
Ayrıca dış borçlar genel olarak döviz şeklinde ödendiğinden borçların sürdürülebilir olması ihracat düzeyi ile de yakından alakalıdır.

3.      Dış Borç-Ekonomik Büyüme İlişkisi: Türkiye Uygulaması
Bu bölümde dış borçlar ve büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen deneye dayalı çalışmalara yer verilmiş olup, iki değişken arasındaki ilişki Türkiye örneği üzerinden doğrusal regresyon analizi ile ortaya konmuştur.
A.     Literatür İncelemesi
Borç Fazlası Teorisi dış borç ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi açıklayan çalışmaların temelini oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalarda çok fazla dış borcu olan ülkeler üzerinden bir sonuca varılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmalar sonuç olarak dış borç ile büyüme arasında negatif bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.
            Wijeweera, Coheni Deshpande, Lin ve Sosin, Were, Hansen gibi araştırmacıların yaptığı çalışmalar Sri Lanka, Latin Amerika, Afrika ülkeleri gibi bölgeler üzerine yoğunlaşmıştır. Kısa ve uzun vadeli yapılan bu araştırmalar dış borç stoğunun ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediği sonucuna varmıştır. Türkiye için ise Kara (2001), Karagöl (2002), Javed ve Şahinöz (2005) gibi araştırmacılar söz konusu ilişkiyi incelemiş ve genele uygun sonuçlar elde etmişlerdir.
B.     Model
Bu çalışmada Cunningham’ın üç bağımsız değişkenden oluşan modeli örnek alınmıştır. Bu modeldeki bağımsız değişkenler borç servisi, sermaye stoğu ve işgücüdür. Bağımlı değişken ise GSMH’dır. Bu modele ek olarak Karagöl kendi çalışmasında beşeri sermayeyi bağımsız değişkenler arasına eklemiştir.


C.     Değişkenlerin Tanımlanması
Y = GSMH, K = Sabit sermaye yatırımları P = Nüfus artış hızı, D/Y = Toplam dış borç stokunun GSMH içindeki payı, H = Milli Eğitim Bakanlığı ve Yüksek Öğretim Kurumları’nın destekli bütçe içeresindeki payı, OP = İhracat ve ithalat toplamının GSMH içerisindeki payı ve u = hata terimini göstermektedir
D.     Veriler ve Kullanılan Ekonometrik Metot
Bu çalışmada kullanılan veriler farklı kaynaklardan (DPT, TUİK, WDI 2005, MEB) elde edilmiştir. Bu veriler kullanılarak en küçük kareler yöntemiyle doğrusal regresyon analizi yapılmıştır.
E.     Analiz Sonuçları
Regresyon analizinde kullanılan seriler durağanlık testine tabi tutulmuştur. Testin sonuçlarına göre dış borç serisinin sabitli trendli regresyon denklemine göre, beşeri sermaye serisinin ise sabitli regresyon denklemine göre durağan olduğu görülmüştür. Diğer serilerin ise durağan olmadıkları bulunmuştur. Bütün serilerin durağan çıkmaması amacıyla birinci dereceden farkları alınarak tekrar durağanlık testi uygulanmıştır. Bu test sonucunda ise serilerin birinci dereceden durağan oldukları tespit edilmiştir. Son elde edilen verilerle en küçük kareler yöntemi kullanılarak doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Analiz sonuca göre veriler bir bütün olarak %5 seviyesinde anlamlıdır. Modelin açıklama getirme kabiliyeti hayli yüksektir.
F.      Bulgular
Uygulanan testler ve regresyon analizi sonucu dış borçlanma ile ekonomik büyüme arasında %1 anlam seviyesinde negatif ilişki gözlenmiştir. Sonuç olarak Türkiye’de dış borçlar büyümeyi olumsuz etkilemektedir.

Sonuç
Dış borçların ekonomik büyümeye etkisinin incelendiği bu çalışma borç fazlası teorisini temel alarak Türkiye’den dış borcun kalkınmaya negatif etkisini göstermiş bulunmaktadır. Daha önceki ampirik bulgular yönünde ulaşılan sonuç Türkiye’nin dış borcunu azaltma eğilimine girmesi gerektiğini söylemektedir. Bu çalışmada 1968-2005 yılları arasında gerçekleşen veriler kullanılmıştır.


2 Ekim 2016 Pazar

İKTİSAT VE SİYASETİN YAKIN İLİŞKİSİ: POLİTİK İKTİSAT

       
İktisatın konusu insanların refah düzeyinin nasıl yükseltilebileceğidir. Bu konuda çok farklı düşünceleri bünyesinde barındıran İktisat bilimi yüzyıllardır şu soruyu kendine sormakta ama kesin cevabına ulaşamamaktadır: Devlet ekonomiye müdahale etmeli mi etmemeli mi?

                Bu öyle bir soru ki iktisatçılar arasındaki iki kutbu şekillendiriyor. Devletin ekonomiye asla müdahale etmemesi gerektiğini düşünen klasik, kapitalistler; ekonominin tamamıyla devlet tarafından planlanıp yönetilmesinin daha iyi olacağını düşünen Marksist, komünistler. Bu yazının konusu hangisinin haklı olduğunu kanıtlamak değil. Zaten bu mümkün de değil. Çünkü bu konuya girecek olursak ideoloji denen sübjektif bir olguyla karşı karşıya geliriz ki ben bunu istemiyorum. Ama günümüzü düşünecek olursak devletin ekonomiyle ilgili kararlar almadığı bir ülke herhalde yoktur. Asıl tartışılması gereken bu kararların miktarı ve etkisinin büyüklüğüdür.
               
                Devletin veya daha doğru tabirle hükumetlerin aldığı ekonomik kararların hepsi aynı zamanda siyasi kararlardır. İktisatta bir problemle karşılaşıldığı zaman konjonktüre bağlı olarak birden fazla çözüm yolu bulunabilir. İşte hükümetin seçtiği yol siyasi bir karardır. Yani içinde ideoloji, oy kaygısı, çeşitli grupların çıkarlarının gözetilmesi vardır. Bu sebeple İktisat ve Siyaset kesişir ve biz bu kesişime Politik İktisat diyoruz.

                Politik iktisattan söz ettiğimizde aslında devletin ekonomiye müdahale ettiği durumu otomatikman kabul etmiş oluyoruz. Bu sebeple klasik iktisatçılar Politik İktisat’a mesafeli durmuşlar, arkasında yatan felsefede sosyalist düşüncenin var olduğunu düşünmüşlerdir.

                Politik İktisat gelişmekte olan ülkeler açısından çok daha mühim olmuştur. Çünkü gelişmiş ülkeler değişen iktidarlar karşısında rayına çok sağlam oturmuş kurumları, hukuk düzenleri ve ekonomik sistemleri sayesinde fazla değişim göstermezler. Öte yandan gelişmekte olan ülkeler için durum pek böyle değildir. Bir iktidar değişimi ya da hükumetlerin aldığı köklü bir değişiklik kararı ülkelerin ekonomik seviyelerini epeyce etkileyebilir. Ayrıca ülkelerinin ekonomik sistemlerinin hangi parti gelirse gelsin çok fazla değişmeyeceğini düşünen gelişmiş ülke vatandaşları siyasete çok duyarlı değillerdir. Gelişmekte olan ülkelerde ise insanlar iktidara gelecek anlayışın kendi refahlarını belirleyen en önemli etmen olarak görüp siyasete oldukça duyarlıdırlar. Bunu seçimlere katılım oranlarından anlayabiliyoruz.

                İktisat politikalarının başarılı olabilmesinin arkasında iktisat teorisinin çok iyi bilinmesi yatar. İktisat teorileri sayesinde politika kararlarını alanlar söz konusu amaçlara nasıl ulaşabileceklerini belirler.  Öte yandan amaçlara ulaşmada seçilen araçların etkinliği de teoriler sayesinde ölçülür. İktisat teorisinin politikaya bir diğer katkısı da ortaya konan amaçların birbiriyle çelişip çelişmediğini göstermesidir. Bu çerçevede anlıyoruz ki iktisatçılar politikacılara alternatifler sunuyor ve politika yapıcı siyasi açıdan kendi için karlı olanı uyguluyor. Yani kararı veren ve doğal olarak bundan sorumlu olan politikacı veya hükumettir.


                Türkiye’de İktisat Politikası kaynaklarına baktığımız zaman Beta Yayınları tarafında basılmış Prof. Dr. Vural Fuat Savaş tarafından kaleme alınan Politik İktisat en temel kitap olarak karşımıza çıkıyor.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Siyaset Hakkında

Bugün bir karar vermemiz gerekiyor. Dünya ve özellikle içinde bulunduğumuz coğrafya nefret ve kötülükle ateşler içinde bir çukura sürüklenirken bir karar vermemiz gerekiyor. Vermemiz gereken karar şu: cehaletle, kinle, umarsızlıkla ve aymazlıkla yaratılan bu karanlık çukurun içinde kayıp mı olacağız yoksa bilgi ve hayal gücünün eşliğinde sevgi, bilim ve hoşgörüyü seçip ateşler içindeki bu çukuru hiç açılmamak üzere kapatanlardan mı olacağız. Bu yazıyı okuyan hiç kimsenin ilk alternatifi seçeceğini sanmam. İkinci alternatifi seçiyoruz ama bu alternatifin bazı gerekleri var.

Türk insanı olarak hep siyasete duyarlı olduk. Siyaset içinden birkaç adam seçtik ve onların peşinden sürüklenip durduk. Gönül verdiğimiz bu insanlara inandık, onları aileden bildik. Bu biraz duygusal bir toplum olmamızdan ileri geliyor sanırım. Hatta siyasete, siyasi kimliklere, düşüncelere o kadar bağlandık ki kardeşler birbirinin kanını döker oldu. Peki, siyaseti sürükleyen, toplum nezdinde çok yukarılara konulan, isimleri çocuklara verilen liderler gördükleri bu şatafatlı ilgiye, sevgiye karşı ne yaptı diye bir soru sormak gerekiyor. Bu soruyu ben cevaplamayacağım. Çünkü bu soruya herkesin kendi cevabı var. Sadece tek bir cümleyle kendi kanaatimi belirteceğim. Türkiye’de siyasetin ülke çıkarları en önde tutularak, belirli prensiplere bağlı kalınarak, ahlaki değerlere saygı duyularak ve hoşgörüyle yapıldığını düşünmüyorum.

Değinmek istediğim bir diğer konu bir insanın dünya görüşünü sadece bir siyasi partiyle sınırlandırmasını anlayamıyor olmam. Kendi adıma konuşmam gerekirse bir siyasi parti benim hayat görüşümü tamamen yansıtmaya yetemez diye düşünüyorum. Bu da zaten normal olandır. Ama ülkemizde böyle bir duruş göremiyorum. Bir partiye yakın hissedenler o partinin yaptığı her şeyi doğru kabul etmekte, yanlışlarını görememekteler. Bu aslında göründüğünden çok daha büyük bir sorun bence. Böyle olduğunda seçmenlerin partinin politikalarını belirlemesi gerekirken, siyasi partiler ve birkaç yöneticisi seçmenlerin hayat görüşünü belirlemiş oluyorlar. Sizce bu ne kadar sağlıklı bir durumdur? Her siyasi partinin doğruları ve yanlışları vardır. Tamamen doğru ya da her hareketi yanlış olan bir siyasi parti olamaz. Bunları görmeliyiz.


Siyaset ülke sorunlarının pek çocuğunun çözümüdür, evet. Ama günümüz siyasetiyle yol alabilmemiz imkansız. Bunu değiştirecek bizleriz. Kimse en büyük üç dört partinin başındakilerden bir şey beklemesin. Onları daha prensipli, daha dürüst, daha ahlaklı ve daha ilkeli olmaya biz sevk etmeliyiz. Talep etmezsek, itiraz etmezsek, bu durumu sorgulamazsak hiç bir şey değişmeyecektir. Ülkece en eksik yanımız soru sorma, itiraz etme, sorgulama eylemlerindeki yetersizliğimiz. Bunların ne kadar elzem olduğunu anladığımızda bence hem cennet ülkemiz hem coğrafyamız ve hatta dünya çok daha yaşanabilir bir yer olacak.

3 Temmuz 2016 Pazar

Terör Hakkında

2016 yılı dünyasında insanlığın baş etmekte olduğu sorunları şöyle bir düşünecek olursak eğer ilk olarak aklımıza küresel ısınma, zengin fakir arasındaki uçurumun durmadan artması ve de terörizm gelecektir. Terörizmin sadece üç beş ülkenin sorunu olmadığı, bütün dünyanın ortak bir meselesi durumunda bulunduğu net bir gerçek. Yine aynı şekilde bu sorunun üstesinden ancak bütün dünya ülkeleri kol kola girerse gelinebileceği de aşikârdır. Günümüzde korku, kin ve nefretten beslenen terörün can damarı cahillik olagelmiştir. Bu yüzden terörle mücadele başlığının hep geri plana atılan bir öğesi olarak kalan boyutuna değinmek istiyorum.

Terörün önüne geçebilmenin bütün dünyanın yan yana bir çalışması sonucu mümkün olabileceğine değindim. Ama bunun imkânsıza yakın olduğunu da belirtmeliyiz. Makro açıdan bakıldığında ülke dış politikalarının, bakış açılarının oldukça farklılaşabileceğini görüyoruz. Zira kimi yapılanmalar bazı ülkeler için terör örgütü sayılırken bazı ülkeler için işbirlikçi konumunda bulunabiliyor. Buna en güncel örnek Suriye'nin kuzeyinde savaşa entegre halde bulunan YPG’yi verebiliriz. YPG Türkiye tarafından terörist bir örgüt olarak görülürken ABD böyle düşünmeyip bu yapılanmaya çeşitli silah yardımları yapıyor.

Ben terörizmle mücadele etmenin silahla olan yönteminden daha etkili bir şeklinden bahsedeceğim. Terör kafasının içi boş, düşünce dünyası gelişememiş insanları kullanıyor. Bu insanların boş olan zihinleri saçma zırvalarla, yalan dolanlarla çeşitli metotlar kullanılarak dolduruluyor ve birer ölüm makinesi haline getiriliyorlar. Yüzlerce masum insanın içinde, onlarca kilo patlayıcıyla kendilerini havaya uçurabilecek kıvama getiriliyorlar.


Bence terörü ortadan kaldırabilecek tek yöntem silahlı mücadeleden ziyade cahillikle savaşmaktır. İnsanlara kaliteli eğitim sunmak, okuma alışkanlığı edinmelerini sağlamak, sorgulayıcı düşünce yapısına sahip olabilmelerine gayret göstermek gerekiyor. Devletlerini terörle mücadele stratejilerinin başında bunlar gelmeli diye düşünüyorum. Okuduğu son kitap Cin Ali olan bir toplumun gerçekleri görme açısından nerede olabileceğini bir düşünelim. Kaliteli eğitim kaliteli kültür ve sanatla desteklenirse eğer bizim gibi özellikle Ortadoğu ve İslam ülkeleri çok daha insanca bir hayata kavuşacaktır. Umutla, kitapla, şiirle, sevgiyle kalın.

8 Haziran 2016 Çarşamba

Kan Konuşmaz

           Destansı şiirleriyle bildiğimiz, sevdiğimiz memleket şairi Nazım Hikmet’in “Kan Konuşmaz” romanı oldukça eski tarihli bir baskıdan okudum. Umut Yayınları tarafından basılan elimdeki nüshanın basım yılı belirtilmemesine rağmen, sarı saman kağıdı ve arada bir geçen eski sözcüklerden basılalı çok zaman geçtiğini anlamak zor değil.
            Roman 1. Dünya Savaşı’nın henüz başlamadığı bir zamanla 1930’lu yılların başı arasında geçmekte. Başkahramanımız bir gözünü kaybetmiş, son derece açık fikirli, maddi durumu kötü olmasına rağmen yüreği ve zihniyeti oldukça zengin olan torna ustası Nuri Usta ve onun ailesi. Nuri Usta ve ailesinin başına gelen güzel şeyler de oluyor kimsenin yaşamak istemeyeceği beter olaylar da. Ama onlar daima birbirlerine sımsıkı bağlı halde aile kavramını, baba oğul ilişkisini okuyucuya yeniden öğretecek bir duruşla yaşıyorlar.

           Döneme ışık tutması bağlamında ise kitap dev bir eser. İstanbul’u Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in ilk yılları görmek, yaşamak isteyen mutlaka “Kan Konuşmaz” romanını okumalı. Ayrıca roman sizi Milli Mücadeleye de dâhil ediyor. Nazım Hikmet’in kelimelerle nasıl harikalar yarattığını, hisleri katıksızca nasıl dile getirebildiğini şiirlerin biliyordum. Bu romanıyla düz yazıda da şiirde olduğu gibi büyük bir üstat olduğunu, bir dünya yazarı olduğun ayırtına varmış oldum. Okunması şiddetle tavsiye edilir.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Kroyçer Sonat

                Lev Tolstoy’dan Kroyçer Sonat ahlak, kadın-erkek ilişkileri, evlilik gibi konuların işlendiği kısa sayılabilecek bir roman. Kitap yaşı ilerlemiş bir devrimcinin, Pozdnişev’in, başından geçen evlilik hikâyesini kendi ağzından anlatması üzerine kurgulanmış. Romancılığın en büyük üstatlarından Tolstoy, toplumsal ahlakının bozulmasını romanına konu ederek bu soruna dikkat çekmek istemiş olabilir. Kitabı okurken 1889 Rusya’sında bizimkilere çok benzeyen örf ve adetler olması en çok dikkatimi çeken şeylerden biri oldu. Kroyçer Sonat küçük, kısa bir kitap fakat Tolstoy’un öylesine hakiki tespitleriyle ve fikirleriyle bezenmiş ki kitabın okuyucuya kattıkları ebadının çok ilerisinde. Kitabı okurken Pozdnişev’in bazı fikirlerine katılmasam da kitabın yaklaşık 130 sene öncesinde yazıldığını düşününce ona daha fazla hak vermeye başladım. Ayrıca ne kadar önemli bir ayrıntı bilmiyorum ama ben romanın 1992 yılında Varlık Yayınları’ndan çıkan baskısını okudum. Bugün birkaç farklı kitabevi tarafından yapılan baskıları mevcut. Kitabın sonunda Tolstoy’un okuyucuların mektupları üzerine kaleme aldığı bir de sonsöz bölümü bulunmakta.

16 Mayıs 2016 Pazartesi

1984

                 George Orwell’in 1948 yılında kaleme aldığını okuduktan sonra öğrendiğim ‘1984’ romanı distopik bir eser. Yazarın romana 1984 demesi ve olayların 1984’te geçmesi 1948’deki 4 ve 8’in yer değiştirmesiyle ortaya çıkartılmış.

                1948’te yazılan 1984’te geçen ve 2016 yılında okuduğum romanın bende ortaya çıkardığı etki derin oldu. Olaylar baskıcı kelimesinin çok hafif kaldığı bir iktidar tarafından yönetilen distopik Okyanusya ülkesinde geçiyor. Öyle ki kendisine Parti diyen iktidar, halkına yalan söylüyor, onları uyutuyor, sindiriyor ve sömürüyor. Gelinen teknolojik seviye sayesinde her yurttaş özel hayat önemsenmeksizin denetim ve kontrol altında tutuluyor. Parti düşünmeye, sevmeye, insani ilişkilere düşmanca karşı. Devlet denen şey Parti’nin sonsuz iktidarını sağlamak üzere dizayn edilmiş.
               
              İşte böyle bir ülkede yaşayan Winston Smith bakanlıkların birinde çalışan sıradan bir vatandaş. Fakat herkes gibi olamıyor. Düşünmek denen o insani eylemi Parti’nin emrettiğinin aksine işlemekten kendini alamıyor. Hatta çok daha ileri gidip, düşünmek ve sorgulamak konusunda kendisi gibi birisine, Julia’ya, âşık oluyor. En sonunda da Parti’nin eline düşüyor.


                George Orwell insanların nasıl bir koyun sürüsü gibi yönetilebileceklerini büyük maharetle ortaya koymuş, 1984 insanı düşünmeye teşvik ediyor. Günümüzle de ortak ayrıntılar yakalayabileceğiniz 1984 romanı dünyamızın Okyanusya’ya doğru koşar adım gittiğini aklınıza getirecek. Sadece tercih edilen metodoloji farklı diye düşüneceksiniz. Bu açıdan roman asla eskimeyecek, demode olmayacak bir klasik bence. Demokrasi, eşitlik, insan hakları gibi kavramları kitabı okuduğunuz sırada fazlaca sorgulayacaksınız. Zaten bence yazarın amacı da tam olarak bu.

                     Can Yayınevi
                     Çeviren: Celal Üster