In English

24 Ekim 2016 Pazartesi

Ekonomik Kalkınmada Beşeri Sermayenin Rolü ve Türkiye - Makale Özeti

Söz konusu makalenin analiz esaslı özeti çıkarılırken yazarın kullandığı plana sadık kalınmıştır. Makalenin palanı aşağıdaki gibidir.

1.      Giriş
2.      Beşeri Sermaye Kavramı ve Beşeri Kalkınma Endeksi
A.    Beşeri Sermayenin Tanımı
B.     Beşeri Kalkınma Endeksi
C.     Sosyal Sermaye
3.      Dünyada Beşeri Sermayenin Gelişimi
4.      Türkiye’de Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma
A.    Türkiye’de Ekonomik Kalkınma Sorunu
B.     Türkiye’de Beşeri Sermayenin Durumu ve Uluslararası Karşılaştırması
5.      Teoride ve Uygulamada Beşeri Sermaye – Ekonomik Kalkınma İlişkisi
A.    Teoride Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma İlişkisi
B.     Uygulamada Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma İlişkisi: Ampirik Bulgular
C.     Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma İlişkisi Üzerine Ampirik Bir Çalışma
6.      Sonuç ve Değerlendirme


1.      Giriş
Günümüze kadar yapılan ekonomik kalkınma ile ilgili pek çok tahmin tutmamıştır. Malthus’un nüfus artışıyla ilgili kurduğu büyüme modeli geçersizliği ilan etmiştir. Öte yandan teknolojik gelişmeleri dışsal bir etmen olarak gören Klasik büyüme teorileri de günümüz şartlarına uyum sağlayamamaktadır. Fakat İçsel Büyüme Teorileri teknolojik gelişmeyi modele dâhil edip önemine vurgu yapmaktadırlar. Günümüzün modern ekonomik büyüme çalışmaları uzun dönemli sürdürülebilir kalkınmanın beşeri sermayeyi arttırmakla mümkün olduğunu göstermektedirler. İçsel büyüme teoriler beşeri sermayeyi teknolojiyi geliştiren bir güç olarak kabul edip değişkenler arasına almaktadırlar. Bu çalışmalar Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin beşeri sermaye konusuna ne kadar dikkat etmeleri gerektiğini ortaya koymaktadırlar. Günümüzün demokratikleşen dünyasında devletler vatandaşlarının refahını arttırma yarışı içindedirler. Bu ekonomik seviyenin yükselmesiyle mümkündür. Geleneksel büyüme teorilerinde ise ekonomik seviyenin yükselmesi tasarrufların artmasına, fiziki yatırımların artmasına, nüfusun gelişmesine ve sermaye stoğunun yükselmesine bağlıdır. Günümüz büyüme teorilerinin farkı ise teknolojinin modellere önemli bir değişken olarak dâhil edilmesi olmuştur. Teknolojinin üretim süreçlerinde kullanılmasıyla verimlilik artışına yol açmıştır. Teknolojinin varlığı ve gelişimi ise beşeri sermayeyle doğrudan ilişkilidir. Beşeri sermaye seviyesi yüksek ülkelerde teknoloji çok daha kolay gelişir ve üretim sürecine uygulanır. Tam tersi beşeri sermaye seviyesi düşük bir ülkede ise teknoloji daha zor benimsenir ve teknolojik yeniliğe neden olacak gelişmeler yaşanması daha zordur. Fiziki sermayenin ekonomik büyümeyi az etkilediği söylenemez. Bununla birlikte teknolojinin gelişmesi ortamın güvenliğine, girişimci sınıfın varlığına bağlıdır. Koşullar ne kadar elverişli ise uzun dönemli sürdürülebilir kalkınma o kadar için gereken beşeri sermaye de o kadar hızlı gelişecektir. Bu çalışmada beşeri sermaye kavramı, beşeri sermaye ile ekonomik kalkınma ilişkisi, Türkiye’nin kalkına problemi ve beşeri sermaye açısından dünyada nerede olduğu incelenmektedir.
2.      Beşeri Sermaye Kavramı ve Beşeri Kalkınma Endeksi
A.    Beşeri Sermayenin Tanımı
Beşeri sermaye kavramının üzerinde anlaşılan ortak bir tanımı bulunmamaktadır. Ancak en genel ifadeyle toplumdaki bireylerin üretim süreciyle alakalı bilgilerinin, becerilerinin, tecrübelerinin yeteneklerinin, işe duydukları bağlılıklarının ulaştığı seviyeye beşeri sermaye denmektedir. Husz ise beşeri sermayeyi hane halkının üretimde kullanabileceği zamanı, tecrübesi, bilgisi ve becerisi şeklinde tanımlıyor. Schultz beşeri sermaye yatırımlarını öğrenci sayısı ile öğrenci başına düşen eğitim harcaması miktarını çarparak buluyor. Beşeri sermaye tanımlardan da anlaşılacağı üzere fiziki sermayeden farklılıklar göstermektedir. Beşeri sermayeye yapılan yatırımlar sosyal yönü daha güçlü olan yatırımlardır. Ayrıca beşeri sermaye fiziki sermaye gibi stoklanamadığından kullanılmadığı her an geri dönüşü olmayan bir israftır. Klasik iktisatçılar sanayi, devrimiyle birlikte emeği diğer üretim faktörlerinden pek farklı görmemişler, kara katkısı oluğu sürece önemli aksi halde önemsiz bir olgu olarak değerlendirmişleridir. Fakat çok önceden beri insanın kalkınma için değil kalkınmanın insan için olduğu hep tartışılmıştır.
B.     Beşeri Kalkınma Endeksi
Ülkelerin kalkınmışlık seviyelerinin sayısal değerlerle ölçülebilmesi için Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafında Beşeri Kalkınma Endeksi geliştirilmiştir. Beşeri Sermaye Endeksi hem ekonomik hem sosyal göstergelerle oluşturulmuş bir parametredir. Beşeri Kalkınma Endeksi ülkelerin kalkınmışlık seviyeleri mukayese etmede GSMH’ye bir alternatif olmuştur. Hükümetlere uygulayacakları politikalar hakkında fikirler veren Beşeri Kalkınma Endeksi farklı ülkelerin karşılaştırılması bakımından kolaylık sağlamaktadır. Beşeri Kalkınma Endeksi oluşturulurken üç farklı gösterge kullanılmaktadır. Bunlardan ilki beklenen ortalama yaşam süresidir. Diğeri ise yetişkin okur yazarlık oranı ve okullaşma oranını içeren eğitim durumudur. Son olarak ise Satın Alma Gücü Paritesine göre hesaplanan kişi başı milli gelire karşılık gelen hayat standartı ölçütü kullanılmaktadır. Ülkeler Beşeri Kalkınma Endekslerine göre üç sınıfa ayrılırlar: 0,80 ve yukarısı ortalamaya sahip yüksek beşeri kalkınma grubu, 0,50-0,799 arası orta beşeri kalkınma grubu ve son olarak 0,50 altı beşeri kalkınma endeksine sahip düşük beşeri kalkınma grubu. Beşeri Kalkınma Raporu BM tarafından 1990 yılından beri yayınlanmaktadır.
C.     Sosyal Sermaye
Sosyal yönü ağır basan bir kavram olan sosyal sermaye çok boyutlu bir kavramdır. Sosyal sermaye kavramına insanların birbirleriyle iş yapabilme kültürü, insanların birbirleri ve kurumlar arası oluşturduğu güven hissi dâhildir. Bu kavram toplumun üretkenliğini arttıran itici bir güçtür. Sosyal sermaye bir kişi ya da grubun şahsi malı olmayıp ilişkiler ile ortaya çıkar. Sosyal sermayenin kaynağı insanlar arasındaki ilişki becerisidir. Bir ülkede beşeri sermayenin doğru kullanılması sosyal sermayenin varlığını gerekli kılmaktadır. Bu iki kavram arasında pozitif bir ilişki vardır. Sosyal sermayenin gelişmesi insanlar ve kurumların birbirleriyle oluşturdukları güven duygusu önemli rol oynamaktadır. İletişimin çok önemli bir yer kapladığı sosyal sermaye empati ve tartışma kültürünün var olduğu ortamlarda gelişebilmektedir. Eğitimli, dünyanın farkında olan, haklarını bilen bireylerin bulunduğu ortamlarda sosyal sermaye daha hızlı bir gelişim sürecine sahip olabilmektedir. Üretim faktörleri artık teknolojinin de dâhil olduğu şekilde revize edilmektedir. Beşeri ve sosyal sermaye kavramları üretim faktörlerine dâhil olmakta ve modern çalışmalar bu iki kavrama ekonomik büyüme konularında daha çok önem vermektedir.
3.      Dünyada Beşeri Sermaye Gelişimi
Ekonomik kalkınma ile beşer sermaye artışı birbirine paralellik gösteren iki olgudur. Yıllar içinde oluşturulan veriler sayesin bu iki olgu arasındaki ilişki günümüzde daha iyi gözlemlenebilmektedir. İstatistiklere bakıldığı zaman yüksek beşeri kalkınma grubunun 1960-1970 yılları arasında yakaladığı büyüme hızlarını günümüze kadar yakalayamamış olduklarını görüyoruz. Orta beşeri kalkınma grubu ise 1990-2007 yılları arasında yakaladığı %4,8 büyüme oranı ile dikkat çekmektedir. Düşük beşeri kalkınma grubu ise sıfıra yakın büyüme oranlarına sahip görünmektedir. Çin’e özel olarak bakmak gerekirse 1970’ten sonra gösterdiği başarılı büyüme performansı göze çarpmaktadır. Bölgesel olarak bakıldığında büyüme performansı olarak 1990-2007 yılları arasında Doğu Asya %5,8’lik oranla başı çekmektedir. Aşağı Sahra ülkeleri sıfıra yakın büyüme oranına sahiptirler. Güney Asya ise %3,4 oranında bir büyüme performansı göstermiştirler. Dünya geneline bakıldığı zaman ise kişi başına reel büyüme oranları 1960 yılından beri düşüş trendinde gözükmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin beşeri sermaye açısından gösterdikleri en büyük zafiyet alanı eğitimdir. Bilgiyi üretme, kullanma süreçlerinde yetersizlik yaşayan bu ülkeler için eğitim çok büyük önem arz etmektedir.
4.      Türkiye’de Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma
A.    Türkiye’de Ekonomik Kalkınma Sorunu
Ekonomik kalkınma nicel olduğu kadar nitel bazı değişiklikler de içerir. Örneğin üretim yapısının tarımdan sanayiye kayması nitel bir değişikliktir. Modern dünyada ortalama beklenen ömür, okur-yazarlık oranı, eğitim dizeyi gibi göstergeler kalkınmanın yeni parametreleri olarak görülmektedir. Türkiye kurulduğu ilk yıllarda devlet eliyle kalkınmayı denemiş, daha sonra 1950-1960 dönemde özel girişim desteklenmiştir. 1980 dönemi sonrası ise tamamen özel teşebbüsün önü açılmıştır. Bütün bu çalışmalara rağmen arzuladığı büyüme performansına ulaşamamıştır. Zira 1060’larda aynı seviyede olunan Japonya, Kore gibi ülkeler Türkiye’nin ilerisine ulaşmayı başarmışlardır. Türkiye’nin ekonomik kalkınma konusundaki en büyük eksiği eğitimdir. Eğitimin ve beşeri sermayenin ekonomik büyümeye faydasının ne denli büyük olduğu defalarca kanıtlanmasına rağmen Türkiye’de bu konulara verilen önem artmamaktadır. Katma değer yaratan bir üretim sistemine geçiş beşeri sermaye ile olmak zorundadır. Kişi başı gelir kıstasında kendisiyle yakın olan ülkelerle kıyaslandığında dahi eğitim Türkiye için önemli bir zayıflık olarak öne çıkmaktadır.
B.     Türkiye’de Beşeri Sermayenin Durumu ve Uluslararası Bir Karşılaştırma
Birleşmiş Milletlerin Beşeri Kalkınma Raporu yıllar içinde incelendiğinde Türkiye’nin başarılı bir performans izlediğini söylemek mümkün değildir. Zira 1991 yılında 71. sırada yer alan Türkiye 2007 yılında 79. sıradadır. Fakat beşeri kalkınma endeksi tedricen yükseliş eğilimindendir.



5.      Teoride ve Uygulamada Beşeri Sermaye – Ekonomik Kalkınma İlişkisi
A.    Teoride Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma İlişkisi
Büyüme ve kalkınma teorileri üretimdeki artışın nasıl gerçekleştiğini açıklamaya çalışmaktadırlar. Büyümenin kaynaklarının neler olduğunu açıklamaya çalışan çalışmalar, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki büyüme farklılıklarının nedenlerini sorgularlar. Büyüme teorileri genel olarak geleneksel ve içsel büyüme teorileri olmak üzere ikiye ayrılırlar. Sanayi devrimi öncesi ekonomilerde büyüme doğrudan nüfus artışına bağlanırken sanayi devrimiyle birlikte enek yanında fiziksel sermaye artışı da konuya dâhil edilmiştir. Neoklasik çalışmalarda emek başına düşen sermaye üretim düzeyini tayin etmektedir. Neoklasik düşünce teknolojiyi emeğin verimliliğini arttıran dışsal bir etken olarak görmektedir. Bu sebeple teknolojinin büyüme üzerindeki etkisini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Neoklasik düşünce yerini 1980’ler itibari ile içsel büyüme teorilerine bırakmıştır. Schumpeter’in icat, yenilik, yaratıcı yıkım gibi kavramları önem kazanmıştır. Geleneksek ve içsel büyüme teorileri arasındaki en temel fark sermayenin getirisine ilişkin ortaya konan varsayımlarla alakalıdır. Buna yönelik olarak geleneksek düşünce sermayenin azalan getirisi olduğunu düşünmüş, içsel büyüme teorileri ise beşeri sermayeyi olaya dâhil ederek sermayenin artan getiriye sahip olduğunu varsaymıştır. Beşeri sermaye artan verime sahip olduğundan Neoklasik düşüncedeki durgun durum söz konusu değildir. Çünkü ekonomik sistem refah artışını devam ettirecek şekilde büyümeye devam edebilecektir. Çalışmalar gelişmiş ülkeler ile az gelişmiş ülkeler arasındaki zenginlik farkının azalmak yerine arttığını göstermektedirler. Bu durumda beşeri sermaye ve teknolojik gelişme daha da dikkat çekmektedir. Modern araştırmalar günümüzde ekonomik büyüme için beşeri sermayenin öneminin çok büyük olduğunu göstermektedirler. Beşeri sermayenin arttırılması konusundaki çalışmalar ise eğitim üzerine yoğunlaşmış durumdadır. Eğitim alanına yapılan yatırımların ekonomiye iki koldan fayda sağladığı görülmüştür. İçsel büyüme teorileri uzun dönemli sürdürülebilir kalkınmanın itici bir gücü olduğuna inandıkları beşeri sermayenin büyümeye etkisini analiz etmektedirler. Ancak bu çalışmalar beşeri sermayenin tüm vasıflarını dikkate almamakla birlikte sadece üretim il ilgili yanlarının incelerler. Bu çalışmalar teknoloji gelişmeleri bilgi birikimi sağlayan beşeri sermayeye, sosyal sermayeye, kamu politikalarına ve AR-GE harcamalarına bağlamaktadırlar. İçsel büyüme teorilerinde teknoloji içselleştirilerek beşeri sermaye gibi belirleyiciler ön plana çıkarılmaktadırlar.

B.     Uygulamada Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma İlişkisi: Ampirik Bulgular
Beşeri sermaye kavramı 1960’larda ortaya çıkmış ve son yirmi yılda önemini giderek arttırmıştır. Beşeri sermayeyi konu edinen çalışmaların sayısı oldukça fazla artmıştır. Günümüzde beşeri sermayenin kalkınmadaki rolü incelenmeye devam edilmektedir. Beşeri sermaye ölçütü olarak eğitim harcamaları, sağlık harcamaları, okur-yazarlık oranı ve okullaşma oranı gibi değişkenler kullanılmaktadır. Batıda beşeri sermaye özellikle 40’lı yıllardan sonra artış göstermiş ve bunu sonucunda ekonomik kalkınma ve refah artışı kendini göstermiştir. Bu sürecin önemli, bir özelliği gelişen teknolojinin sanayi, hizmet ve tarım gibi sektörlerin yanında eğitim,  sağlık gibi alanlarda da kullanılmış olmasıdır. Beşeri sermeyenin oluşumunda eğitimin yeri tartışılmaz bir durumdadır. Eğitim ve araştırma yatırımlarının beşeri sermayeyi arttırıcı etkisi yapılan birçok çalışma tarafından gösterilmiştir. Eğitime yapılan yatırımlar yeniliklere yol açmaktadır. Eğitim düzeyinin yüksek olduğu ülkelerde teknolojinin içselleştirilmesi daha kolay olmaktadır.
C.     Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma İlişkisi Üzerine Ampirik Bir Çalışma
Beşeri sermaye ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişkisi ortaya koymak için BM üyesi 177 ülkenin verileri derlenerek çoklu doğrusal regresyon yöntemi doğrultusunda model haline getirilmiştir. Model sonucunda okuma yazma oranının, eğitim düzeyin ve kamu sağlık harcamalarının ekonomik kalkınmada önemli bir yer tuttuğu anlaşılmıştır. Türkiye özelinde yapılan çalışmalar ise beşeri sermayenin ekonomik kalkınmaya pozitif katkı yaptığı yönünde sonuçlar elde etmiştir. Bütün bu çalışmalar ve sonuçları göz önüne alınınca Türkiye’nin beşeri sermayeyi arttırıcı politikaları gözetmesi gerektiği açıktır.
6.      Sonuçlar ve Değerlendirme

Ekonomik büyüme ve kalkınma konusu ekonomi bilimi doğduğundan beri varlığını sürdürmektedir. Bu konu farklı ideolojik düşünceler çerçevesinde en çok tartışılan iktisadi konulardan biri olmuştur. Zaman zaman önemini yitirse de 1980’lerden beri kaybettiği ilgiyi geri kazanmıştır. Gelişmiş ülkelerin sosyal parametreleri incelendiğinde büyük benzerlik göze çarpmaktadır. Eğitim düzeyinin yüksekliği ve beyin göçü alışı bu benzerliklerden birileridir. Beşeri sermayenin oluşumu eğitimi gerektirir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin kalkınmalarını sağlayabilmek için eğitim konusunun üstüne eğilmeleri gerekmektedir. Yeterince kaynak ayırıp eğitimin daha geniş kesimlere daha kaliteli bir şekilde sunulması gerekmektedir. Daha fazla üniversite açıp işsizlerin vasıflarını ihtiyaç duyulan alanlara yönelik olarak geliştirmelerinin sağlamak yararlı bir politika olabilir. Yaşam boyu öğrenme kültürünün gelişmesin de oldukça önemlidir. Türkiye’de eğitim sistemi kökten ele alınmalı, baştan aşağı yenilenmelidir. Girişimci bireyler yetiştirmesi gereken eğitim sistemi ezbere dayalı köklerinden kurtulmalıdır. Yaratıcılık ve hayal gücü ön plana konmalıdır. Eğitim imkânlarının nüfusun daha geniş kesimlerine ulaştırılması hedeflenmelidir. Risk ve sorumluluk almaktan çekinmeyen kişiler yetiştirilebilmedir. Yükseköğrenim açısından da benzer iyileştirilmelerin yapılması gerekmektedir. Üniversiteler amaçlarına uygun şekilde faaliyet göstermeli, katma değer yaratır vasfa sahip olmalıdırlar. Sektörlerin ihtiyacına yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Gençlerin bu yönde teşvik edilmeleri iyi bir yol olabilir. Beyin göçünün önüne geçilmelidir. Bilgi teknolojisi sektörünün önü açılmalı ve teşvikler uygulanmalıdır. 

Beşeri Sermaye ve Ekonomik Büyüme İlişkisi: Yatay Kesit Analizi ile AB Ülkeleri Üzerine Bir Değerlendirme - Makale Özeti

Söz konusu makalenin analiz esaslı özeti çıkarılırken yazarın oluşturduğu plana sadık kalınmıştır. Makale planı aşağıdaki gibidir:
            Giriş
1.      Beşeri Sermaye: Kavram ve Teorik Çerçeve
1.1    Beşeri Sermaye Tanımı
1.2    Teorik Çerçeve
2.      Beşeri Kalkınma Endeksi
3.      Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma İlişkisi
4.      Türkiye’de Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma
5.      Model ve Veri Seti
5.1    Ampirik Model ve Veri Kaynakları
5.2    Model Sonuçları
Sonuç
Kaynakça


Giriş
            Beşeri sermaye en kısa şekilde emeğin sahip olduğu bilgi ve beceriler şeklinde tanımlanabilir. Beşeri sermayenin oluşumunda tecrübe, bilgi ve eğitim temelde yer alan kavramlardır. Modern dünyada ekonomik kalkınma paritelerinden fiziksel sermayenin yerini beşeri sermayeye bıraktığı görülmektedir. Klasik büyüme teorilerinde beşeri sermaye ve teknoloji gerekli değeri görememiştir. Klasik iktisatçılar büyümeyi tasarruflarda ve fiziksel sermayedeki artışın bir sonucu olarak görmüşler, teknolojik gelişmeleri dışsal bir olgu olarak kabul ettiklerinden modellerine dâhil etmemişlerdir. Geleneksel iktisatçılara zıt olarak içsel büyüme teorileri teknolojik gelişmeleri büyümenin önemli bir etkeni olarak kabul etmişlerdir. Teknolojinin üretim safhasında yarattığı verim artışı içsel büyüme teorisyenlerinin gözünden kaçmamıştır. Teknoloji ise bir ülkenin beşeri sermayesi hakkında bilgi veren önemli bir ölçüttür. Zira nitelikli iş gücü teknolojik yeniliklere daha kolay ulaşır ve onu daha kolay benimser. Beşeri sermayenin yüksek olduğu toplumlarda verimlilik daha yüksektir ve bu da büyümeyi pozitif yönde etkiler. Günümüzde beşeri sermayenin ekonomik büyümeyi etkileme derecesinin yüksek olduğu çalışmalarla kanıtlanmıştır. Bu çalışmada beşeri sermaye ile ekonomik büyüme arasındaki ilişki yatay kesit veri analizi yöntemi ile AB ülkeleri özelinde ele alınacaktır. 2012 yılı verilerinin kullanılacağı çalışmada beşeri sermayenin ekonomik büyümeye etkisi ampirik olarak incelenecektir.
1.      Beşeri Sermaye: Kavram ve Teorik Çerçeve
1.1    Beşeri Sermayenin Tanımı
Beşeri sermaye üretime katılmış olan işgücüne at olan bilgi, beceri, tecrübe ve dinamizm gibi pozitif değerlerin tümüdür. Sonradan kazandırılan bu değerler üretim sürecinde verimlilik sağlar. Ayrıca yeni teknolojik gelişmelerin kapısını açar. Böylece ülke ekonomisinin büyümesine pozitif katkı sunar. Bartolo’ya göre beşeri sermaye kişilerin gelir üretebilme yeteneğidir. Becker için ise beşeri sermaye eğitim ve sağlık harcamaları sonucu oluşur. Becker fiziki sermayenin insandan ayrılabileceğini fakat beşeri sermayenin ait olduğu insandan ayrılamayacağını belirtmiştir. Beşeri sermayeyi belirleyen en önemli faktör eğitim ve sağlık harcamaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte sosyal sermaye de beşeri sermayenin oluşumunda oldukça etkilidir. Sosyal sermaye beşeri sermayenin verimliliğini arttıran bir unsurdur. Öte yandan gelişmiş ülkelerin kalkınması incelendiğinde beşeri sermayenin büyük bir payı olduğu dikkat çekicidir.
1.2    Teorik Çerçeve
Klasik iktisadi düşüncede sermaye kavramı daha çok makine, teçhizat gibi fiziki anlamda kullanılagelmiştir. İnsanı bir sermaye faktörü olarak görmek, insan onurunu zedeleyici bir üslup olarak görüldüğünden bu daha sonraları gerçekleşmiştir. Beşeri sermaye konusunda öncü çalışmaların sahibi Marshall, Smith ve Mill olmasına rağmen bu iktisatçıların çalışmaları modern beşeri sermaye çalışmalarına etkide bulunamamıştır. Marshall’a göre beşeri sermaye bir piyasaya sahip olmadığından ve net biçimde ölçülemediğinden iktisada konu olmamalıdır. Marshall’ın bu düşünce yapısı beşeri sermaye çalışmalarının gecikmesine neden olmuştur. Becker, Denison ve Shultz gibi iktisatçılar ABD nazarında beşeri sermaye ile ilgili çalışmalar yapmışlardır. Bu çalışmalar eğitimin iş gücü üzerindeki verimlilik arttırıcı etkisinden bahsetmiştir. Bu sayede beşeri sermaye ekonomik büyüme konusunda literatüre dâhil edilmiştir. 1980’li yıllarda bilgi ve teknoloji ağırlıklı üretim ön plana çıktığında beşeri sermaye önemini arttırmıştır. Lucas ve Rebelo çalışmalarında beşeri sermayeyi üretim faktörlerinden biri olarak ele almışlardır. Beşeri sermayenin iktisadi bir unsur olarak önemi gittikçe artmaktadır. 1980’li yıllardan itibaren gerçekleştirilen içsel büyüme teorileri beşeri sermayeyi ekonomik kalkınmanın itici bir gücü olarak görmektedir. Beşeri sermeyenin ekonomik büyümeyi nasıl etkilediği konusunda çok sayıda çalışma vardır. Bunların birçoğu beşeri sermayenin ekonomik büyümeyi pozitif yönde etkilediğini göstermiştir.
2.      Beşeri Kalkınma Endeksi
Ekonomik kalkınma her ne kadar milli gelir ile ölçülmeye çalışılsa da bu günümüzde yeterli görülmemektedir. Kalkınmışlık seviyesi incelendiğinde sadece milli geliri dikkate almak pek çok şeyi göz ardı etmek anlamına gelmektedir. Milli gelirinin yüksek olması söz konusu ülkeyi kalkınmış bir ülke yapmaya yetmez. Milli gelirin yanında iktisadi faydanın dağılımı, yoksulluk, yetersiz beslenme, okur-yazar oranı gibi sosyal faktörler de kalkınmışlık düzeyini hesaplarken göz önüne alınması gereken etmenlerdendir. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) 1990 yılında Beşeri Sermaye Endeksi adlı ölçütü geliştirmiştir. Ülkelerin zaman içindeki sosyo-ekonomik gelişimlerini ölçen endeks hükümetlere uygulamaları gereken politikalar hakkında yardımcı olabilmektedir. Beşeri Kalkınma Endeksi gelir, eğitim, çevre kirliliği, elektrik hizmetlerine ulaşım, ısınma için kullanılan yakıt türü gibi insani gelişmeyi ölçmek için kullanılan göstergeleri kullanmaktadır. Beşeri Sermaye Endeksi eğitim, sağlık ve gelir açısından üç bileşik ölçüt sunmaktadır. Beşeri Kalkınma Endeksinin en temel ögelerinde biri yaşam beklentisinin uzunluğudur. Yaşam beklentisi toplumda değişik gruplar için hesaplanabilmektedir. Fakat bu konu ile ilgili elde edilen bilgilerin niteliği çok iyi değildir. Diğer önemli Beşeri Kalkınma Endeksi unsuru eğitimdir. Beklenen okullaşma yılı ve ortalama okullaşma yılı eğitim unsurunun belirleyicileridir. Eğitimde başarı yakalanabilinmesi için farklı grupları ayrı ayrı değerlendirmek daha avantajlıdır. Örneğin kadın ve erkeklerin farklı hesaplanması iki grup arasındaki eşitsizliğin görülmesi açısından faydalı olabilir. Bir diğer ana unsur ise gelirdir. Gelirler karşılaştırılırken satın alma gücü paritesinin kullanılması önemlidir. Beşeri Kalkınma Endeksi sıfır ile bir arasında bir değer almaktadır ve bire yaklaşan ülkeler kalkınmış ülkeler sınıfına girmektedirler.
3.      Beşeri Sermaye ve Ekonomik Kalkınma İlişkisi
Ekonomik kalkınma gelirde yükseliş, eğitim ve sağlıkta iyiye gitme ve teknolojik gelişme gibi faktörleri kapsar. Bu faktörlerden her biri ekonomik büyümeyi farklı şiddetlerde etkilemektedir. Bu faktörlerin hepsinin ele alının ekonomik kalkınmayı nasıl etkiledikleri hakkındaki çalışmalar büyüme iktisatçıları arasında oldukça popülerdir. Ekonomik kalkınmanın fiziki boyutu kadar niteliksel anlamının da önem kazandığı bir gerçektir. İnsanın yetenekleri, eğitim seviyesi gibi unsurlar yenilik ve inovasyon olgularını güçlü hale getirmektedir. 1960’larda ortaya çıkan beşeri sermaye günümüzde ekonomik kalkınmanım itici gücü kabul edilmektedir. Romer ve Lucas önderliğinde içsel büyüme teorileri teknolojiyi dışsal bir faktör olarak görmemiştir. Bu da beşeri sermayeye atfettikleri değeri ortaya koymaktadır. Büyüme teorileri ülkeler arası büyüme farklılıklarını bilgi birikimi ve beşeri sermaye birikimi farklılıklarına bağlamaktadır. Bilgi birikimi yaparak öğrenme ve AR-GE yatırımlarının bir sonucudur. Beşeri sermaye unsuru ayrı bir üretim faktör gibi kabul edilmeye başlanmıştır. Teknolojinin verimliliğini arttıran beşeri sermaye ekonomik kalkınmaya olumlu etki eden bir faktördür. Hükümetlerin eğitim ve teknolojik altyapıya yaptıkları yatırım ülkelerin beşeri sermayelerinin arttırıcı bir etkiye sahiptir. Rebelo da beşeri sermaye konusunun üzerine oldukça eğilmiş ve beşeri sermayenin arttığı ülkelerde ekonomik büyümenin daha kolay gerçekleştiğini saptamıştır. Beşeri sermayenin yeni teknolojilerin elde edilmesinde ve benimsenmesindeki rolü ile ekonomik büyümeyi geliştirici etkisinin olduğu Romer, Grossman, Helpman gibi iktisatçılar tarafından oraya konmuştur. ABD, İngiltere, Japonya gibi ülkelerin kalkınma süreçlerine bakıldığında beşeri sermayenin rolü göze çarpmaktadır. Ayrıca hızlı bir kalkınma içine giren Güney Kore ve Tayvan gibi ülkeler de bu başarılarını beşeri sermayeye borçludurlar. Eğitime yaptıkları yatırım ile kalkınmışlıklarını hızlandıran bu ülkeler içim beşeri sermaye gelişimin şartlarından biridir. Öte yandan petrol zengini ülkeler kalkınmanın sadece gelirle olamadığını göstermesi açısından iyi örneklerdir. Bu ülkeler sadece fiziki sermaye ile kalkınma olmadığının göstergesi durumundadırlar.
4.      Türkiye’de Beşeri Sermaye ve Kalkınma İlişkisi
Ekonomik kalkınma sadece nicel değil niteliksel değişiklikleri de barındırmaktadır. Tarımın payının düşüp sanayinin payının artması nitel bir göstergedir. Kalkınmanın amacını ise halkın uzun ve sağlıklı bir yaşam sürebilmesi için gerekli ortamın sağlanması olarak tanımlamak mümkündür. Türkiye’nin ekonomik kalkınmışlık konusundaki en büyük eksiği olarak eğitim göze çarpmaktadır. İleri teknolojiye hâkim olan ve yüksek katma değerli ürünler üreten bir sisteme geçebilmek eğitim ile olmaktadır. Türkiye’nin eğitim konusunda yetersiz olduğu kendi sınıfındaki ülkelerle karşılaştırıldığı zaman gün yüzüne çıkmaktadır. Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan beşeri kalınma göstergelerine bakıldığı zaman Türkiye’nin beşeri kalkınma endeksinin yıllar boyunca artış içine girmiş olduğunu görüyoruz.



5.      Model ve Veri Seti
Ekonomik büyüme ile beşeri sermaye arasındaki ilişkiyi yatay kesit veri analizi yöntemini kullanarak ortaya koymak amacındaki bu makale örnek olarak AB ülkelerini seçmiştir Modelde 2012 verileri kullanılacaktır.
5.1    Ampirik Model ve Veri Kaynakları
Modelde doğumda yaşam beklentisi, beklenen okullaşma yılı ve ortalama okullaşma yılı açıklayıcı değişken olarak bulunmaktadırlar. Ekonomik büyüme ise bağımlı değişken durumundadır. Ekonomik büyüme göstergesi olarak kişi başı milli gelir düzeyine ilişkin veriler Dünya Bankası internet sitesinden alınmıştır. Diğer bilgiler UNDP’ye ait internet sitesinden temin edilmiştir.
5.2    Model Sonuçları
Yatay kesit yönteminde sıklıkla karşılaşılan değişen varyans sorunu “white heteroskedasticity-consistent standart errorss & covariance” yaklaşımı kullanılarak bertaraf edilmiştir. En Küçük Kareler yöntemi ile tahmin edilen sonuçlar oldukça düşük bir p değeri ile elde edilmiş bu da modelin ne denli anlamlı olduğunu göstermektedir. Doğumda beklenen yaşam süresinin %1 anlamlılık düzeyinde istatiksel olarak anlamlı ve pozitif bir ilişkisinin ekonomik büyümeyle aralarında var olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca %5 anlamlılık derecesinde beklenen okullaşma yılı ile ekonomik büyüme arasında yine pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu ortaya konmuştur. Son bağımsız değişken olan ortalama okullaşma yılı ile ekonomik büyüme arasında ise %10 anlamlılık derecesinde anlamlı ve pozitif bir ilişki olduğu tahmin edilmiştir. Sonuç olarak beşeri sermaye ile ekonomik büyüme arasında pozitif bir ilişkinin olduğu bulgusuna varılmıştır.
Sonuç

Neoklasik ve içsel büyüme teorileri çerçevesinde geliştirilen beşeri sermaye yaklaşımı ekonomik büyümeye itici bir güç olarak destek vermektedir. Gelişmekte olan ülkeler için beşeri sermayenin önemi daha da artmaktadır. Bu ülkelerin kalkınmış ülkeler sınıfına dahil olabilmeleri beşeri sermayelerini arttırabilmelerine bağlıdır. Teknolojiyi verimli kullanan beşeri sermaye sayesinde ülkeler kalkınmalarını hızlandırmaktadırlar. Bu çalışmada beşeri sermaye ile ekonomik büyüme arasıdaki ilişki incelenmiş ve bu iki olgu arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğu ortaya konmuştur. 

Dış Borçların Ekonomik Büyüme Üzerindeki Etkisi: Türkiye Örneği - Makale Özeti

Makale özeti hazırlanırken yazarların kullandığı başlık dağılımına sadık kalınmıştır. Bu başlıklar şekildeki şöyledir:
Giriş
1.      Dış Borçlanma Nedenleri
2.      Dış Borç-Ekonomik Büyüme İlişkisini Açıklayan Yaklaşımlar
3.      Dış Borç-Ekonomik Büyüme İlişkisi: Türkiye Uygulaması
  Sonuç

                   Giriş
                   Ülkeler giderek artan küreselleşme, gelir adaletsizlikleri, kaynak dağılımındaki adaletsizlikler gibi sebeplerle birbirleri arasında gelişmişlik farkları yaratmaktadırlar. Günümüz dünyasında bazı ülkeler gelişme süreçlerini çok daha önce başlatıp sürdürürken kimi ülkeler de bu sürece henüz yeni geçebilmiştir. Gelişmekte olan ülkeler şeklinde isimlendirilen bu devletler için gelişimlerini sürdürmek için ihtiyaç duydukları fonları yurtiçinden karşılayamadıklarından dış borçlara yönelmişlerdir. Türkiye için de bu durum 1950’lerden beri böyledir.
                   Dış kaynaklardan gelir elde etme yöntemi olarak isimlendirilen dış borçlanma, gelişmekte olan ülkeler için kalkınmanın önemli bir ayağı olmuştur. İç tasarrufların yatırım ihtiyacını karşılamada yetersiz kalması gelişmekte olan ülkeleri dış borçlanma yoluna götürmektedir. Yine ithalatı ihracatından fazla olan ülkeler de döviz kıtlığını dış borçlara yönelerek aşmayı tercih etmektedirler.
                   Dış borçların ekonomik büyüme ile ilişkisini inceleyen bilimsel çalışmaların sonuçlarına bakıldığında ortak bir sonuç göremiyoruz. Dış borçların büyümeyle negatif ilişkisi ağır bassa da pozitif ilişki olduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur. Türkiye için yapılan çalışmalarda dış borçların ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediğini sonucuna varılmıştır.

1.      Dış Borçlanma Nedenleri
IMF, WB, OECD VE BIS ortak tanımına göre dış borç bir ülkede bulunan yerleşiklerin yerleşik olmayanlara karşı sözleşmeli yükümlülükleridir. Bu yükümlülük faizli ya da faizsiz olabilen anapara ödemeleridir. Ülkeye yapılacak büyük yatırımlar açısından dış borçlar büyük önem arz etmektedir. Ülkelerin dış borçlara yönelmesinin sebeplerinden bazılarını iç borçlanma imkânının düşük olması, döviz ihtiyacının olması, kronikleşen bütçe açıkları ve olağanüstü durumlarda doğan acil fon ihtiyacı şeklinde sıralayabiliriz. Gelişmekte olan ülkelerin dış borçlanmaya yönelmesinin en büyük nedenleri yatırımların iç kaynaklarla finanse edilememesi ve ihracat ile ithalat farkından oluşan döviz ihtiyacının karşılanması gerektiğidir.

2.      Dış Borç-Ekonomik Büyüme İlişkisini Açıklayan Yaklaşımlar
Dış borçların bir ülke ekonomisinin büyümesine olan etkisi ilk bakışta belirsizdir. Bu etki ülkenin iç dinamiklerine, borcun faiz oranına ve dış borçla elde edilen kaynağın etkin şekilde kullanılıp kullanılmamasına bağlıdır. Etkin kullanılan dış borç düşük faiz ödemesiyle birlikte ekonomik büyümeyi olumlu etkileyecektir. Fakat tersi durumda bu etki negatif olabilir.
A.     Zamanlararası Borçlanma Modeli
Nissanke ve Ferrarini tarafından ortaya konan bu model zamanlararası borçlanma teorisinin bir uzantısıdır. Bu modele göre ülkelerin aldıkları dış borçlarla daha fazla yatırım yapma kapasitesi elde etmiş olacaklar ve refah seviyelerini arttırabileceklerin sonucuna ulaşmaktadır.
B.     Borçla Büyüme (Growth-Cum-Debt) Modeli
Bu model alınan dış borçların niteliği üzerinde durmakta ve dış borçların ekonomik büyümeyi olumlu etkilemesini belirli şartlara bağlamaktadır. Bu şartlar yabancı kaynağın gelire dönüşme etkinliğinin yüksek olması, elde edilen ek gelirin tasarruf edilerek yatırımlarda kullanılmasıdır. Ayrıca dış borcun faiz oranı ve vadesi gibi özelliklerinin belirlediği maliyet unsuru da önemlidir. Borçla Büyüme Modeli ’ne göre bir ülke kalkınmaya başlarken yatırımları iç tasarruflarla finanse edemeyeceğinden dış borçlara yönelir. Ülke kalkınmaya devam ettikçe tasarruf miktarı gittikçe artar ve ileriki zamanlarda yatırımlar yurtiçi tasarruflar tarafından karşılanır düzeye gelebilir. Bu modele göre dış borçların ekonomik büyüme sağlaması cari işlemler açığının finansmanında kullanılmasına bağladır.
C.     Borç Fazlası (Debt Overhang) Teorisi
Borç Fazlası Teorisi dış borçlanma ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi açıklayan en temel argümanlardan biridir. Bu teori temel olarak ülkenin geri ödeme gücüne odaklanır. Eğer ülke borç stokunu geri ödeme gücüyle desteklerse dış borçlar olumlu bir etki yaratır. Fakat ülkenin borç stoku geri ödeme gücünü aşarsa bu durum yatırımların azalmasına ve dolayısıyla ekonominin küçülmesine neden olur. Ülkenin çok fazla borçlu olduğunu gören girişimciler gelecekte bu borcun ek vergilerle kendileri üzerinden ödeneceğini düşünür ve yatırım yapmaktan kaçınırlar. Dış borçlar kısa vadede ekonomik büyümeyi tetikleyen bir unsur olarak kullanılırken sonraki dönemlerde daraltıcı bir etmene dönüşebilmektedir. Bunu çok iyi bilen yatırımcılar olumsuz senaryonun gerçekleşmesini beklediklerinde yatırım yapmaktan çekinecekler ve büyümeyi negatif etkileyeceklerdir.
Öte yandan yüksek dış borç belirsizlikleri arttırır. Oluşan risk ve belirsizlik ortamı hükümetlerin uygulayacağı politikaları tahmin etmeyi zorlaştırır. Hükümet dış borçları ödemek için kamu yatırımlarını azaltma yoluna gidebilir. Böyle olursa toplam yatırımlar azalacağından büyüme de yavaşlayacaktır. Yüksek dış borç ödemeleri kamu açıklarını arttırır ve faiz oranlarının yükselmesine sebep olur. Bu da ekonomik büyümenin yavaşlaması anlamına gelmektedir. Son olarak yüksek dış borcun yarattığı belirsizlik ortamı yatırımcıları kısa sürede kar edebilecekleri alanlara yönlendirir. Bu da etkinliğin yüksek olduğu uzun dönemli yatırımların azalması demektir. Fonların etkinliğini kaybetmesi de büyüme için olumsuzdur.
D.     Sürdürülebilirlik Yaklaşımları
Gelişmekte olan ülkeler sahip oldukları kıt sermaye gerçeği nedeniyle dış borçlara yönelirler. Dış kaynaklarla büyümelerini sürdürebilmek isterler. Sürdürülebilirlik yaklaşımları dış borçların fayda ve maliyetleri ile ilgilenir. Bir dış borçtan elde edilen fayda ya da gelir maliyetinden yüksekse bu borç ekonomiye olumlu yansıyacaktır. Getirisi maliyetinden yüksek olan borç sürdürülebilir borçtur. Bu yaklaşımlara göre dış borçların sürdürülebilmesi söz konusu borcun marjinal faydasının marjinal maliyetine eşit olmasına bağlıdır. Bu noktadan öteye gidildiğinde dış borç ekonomiyi olumsuz etkilemeye başlayacaktır.
Ayrıca dış borçlar genel olarak döviz şeklinde ödendiğinden borçların sürdürülebilir olması ihracat düzeyi ile de yakından alakalıdır.

3.      Dış Borç-Ekonomik Büyüme İlişkisi: Türkiye Uygulaması
Bu bölümde dış borçlar ve büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen deneye dayalı çalışmalara yer verilmiş olup, iki değişken arasındaki ilişki Türkiye örneği üzerinden doğrusal regresyon analizi ile ortaya konmuştur.
A.     Literatür İncelemesi
Borç Fazlası Teorisi dış borç ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi açıklayan çalışmaların temelini oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalarda çok fazla dış borcu olan ülkeler üzerinden bir sonuca varılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmalar sonuç olarak dış borç ile büyüme arasında negatif bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.
            Wijeweera, Coheni Deshpande, Lin ve Sosin, Were, Hansen gibi araştırmacıların yaptığı çalışmalar Sri Lanka, Latin Amerika, Afrika ülkeleri gibi bölgeler üzerine yoğunlaşmıştır. Kısa ve uzun vadeli yapılan bu araştırmalar dış borç stoğunun ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediği sonucuna varmıştır. Türkiye için ise Kara (2001), Karagöl (2002), Javed ve Şahinöz (2005) gibi araştırmacılar söz konusu ilişkiyi incelemiş ve genele uygun sonuçlar elde etmişlerdir.
B.     Model
Bu çalışmada Cunningham’ın üç bağımsız değişkenden oluşan modeli örnek alınmıştır. Bu modeldeki bağımsız değişkenler borç servisi, sermaye stoğu ve işgücüdür. Bağımlı değişken ise GSMH’dır. Bu modele ek olarak Karagöl kendi çalışmasında beşeri sermayeyi bağımsız değişkenler arasına eklemiştir.


C.     Değişkenlerin Tanımlanması
Y = GSMH, K = Sabit sermaye yatırımları P = Nüfus artış hızı, D/Y = Toplam dış borç stokunun GSMH içindeki payı, H = Milli Eğitim Bakanlığı ve Yüksek Öğretim Kurumları’nın destekli bütçe içeresindeki payı, OP = İhracat ve ithalat toplamının GSMH içerisindeki payı ve u = hata terimini göstermektedir
D.     Veriler ve Kullanılan Ekonometrik Metot
Bu çalışmada kullanılan veriler farklı kaynaklardan (DPT, TUİK, WDI 2005, MEB) elde edilmiştir. Bu veriler kullanılarak en küçük kareler yöntemiyle doğrusal regresyon analizi yapılmıştır.
E.     Analiz Sonuçları
Regresyon analizinde kullanılan seriler durağanlık testine tabi tutulmuştur. Testin sonuçlarına göre dış borç serisinin sabitli trendli regresyon denklemine göre, beşeri sermaye serisinin ise sabitli regresyon denklemine göre durağan olduğu görülmüştür. Diğer serilerin ise durağan olmadıkları bulunmuştur. Bütün serilerin durağan çıkmaması amacıyla birinci dereceden farkları alınarak tekrar durağanlık testi uygulanmıştır. Bu test sonucunda ise serilerin birinci dereceden durağan oldukları tespit edilmiştir. Son elde edilen verilerle en küçük kareler yöntemi kullanılarak doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Analiz sonuca göre veriler bir bütün olarak %5 seviyesinde anlamlıdır. Modelin açıklama getirme kabiliyeti hayli yüksektir.
F.      Bulgular
Uygulanan testler ve regresyon analizi sonucu dış borçlanma ile ekonomik büyüme arasında %1 anlam seviyesinde negatif ilişki gözlenmiştir. Sonuç olarak Türkiye’de dış borçlar büyümeyi olumsuz etkilemektedir.

Sonuç
Dış borçların ekonomik büyümeye etkisinin incelendiği bu çalışma borç fazlası teorisini temel alarak Türkiye’den dış borcun kalkınmaya negatif etkisini göstermiş bulunmaktadır. Daha önceki ampirik bulgular yönünde ulaşılan sonuç Türkiye’nin dış borcunu azaltma eğilimine girmesi gerektiğini söylemektedir. Bu çalışmada 1968-2005 yılları arasında gerçekleşen veriler kullanılmıştır.


2 Ekim 2016 Pazar

İKTİSAT VE SİYASETİN YAKIN İLİŞKİSİ: POLİTİK İKTİSAT

       
İktisatın konusu insanların refah düzeyinin nasıl yükseltilebileceğidir. Bu konuda çok farklı düşünceleri bünyesinde barındıran İktisat bilimi yüzyıllardır şu soruyu kendine sormakta ama kesin cevabına ulaşamamaktadır: Devlet ekonomiye müdahale etmeli mi etmemeli mi?

                Bu öyle bir soru ki iktisatçılar arasındaki iki kutbu şekillendiriyor. Devletin ekonomiye asla müdahale etmemesi gerektiğini düşünen klasik, kapitalistler; ekonominin tamamıyla devlet tarafından planlanıp yönetilmesinin daha iyi olacağını düşünen Marksist, komünistler. Bu yazının konusu hangisinin haklı olduğunu kanıtlamak değil. Zaten bu mümkün de değil. Çünkü bu konuya girecek olursak ideoloji denen sübjektif bir olguyla karşı karşıya geliriz ki ben bunu istemiyorum. Ama günümüzü düşünecek olursak devletin ekonomiyle ilgili kararlar almadığı bir ülke herhalde yoktur. Asıl tartışılması gereken bu kararların miktarı ve etkisinin büyüklüğüdür.
               
                Devletin veya daha doğru tabirle hükumetlerin aldığı ekonomik kararların hepsi aynı zamanda siyasi kararlardır. İktisatta bir problemle karşılaşıldığı zaman konjonktüre bağlı olarak birden fazla çözüm yolu bulunabilir. İşte hükümetin seçtiği yol siyasi bir karardır. Yani içinde ideoloji, oy kaygısı, çeşitli grupların çıkarlarının gözetilmesi vardır. Bu sebeple İktisat ve Siyaset kesişir ve biz bu kesişime Politik İktisat diyoruz.

                Politik iktisattan söz ettiğimizde aslında devletin ekonomiye müdahale ettiği durumu otomatikman kabul etmiş oluyoruz. Bu sebeple klasik iktisatçılar Politik İktisat’a mesafeli durmuşlar, arkasında yatan felsefede sosyalist düşüncenin var olduğunu düşünmüşlerdir.

                Politik İktisat gelişmekte olan ülkeler açısından çok daha mühim olmuştur. Çünkü gelişmiş ülkeler değişen iktidarlar karşısında rayına çok sağlam oturmuş kurumları, hukuk düzenleri ve ekonomik sistemleri sayesinde fazla değişim göstermezler. Öte yandan gelişmekte olan ülkeler için durum pek böyle değildir. Bir iktidar değişimi ya da hükumetlerin aldığı köklü bir değişiklik kararı ülkelerin ekonomik seviyelerini epeyce etkileyebilir. Ayrıca ülkelerinin ekonomik sistemlerinin hangi parti gelirse gelsin çok fazla değişmeyeceğini düşünen gelişmiş ülke vatandaşları siyasete çok duyarlı değillerdir. Gelişmekte olan ülkelerde ise insanlar iktidara gelecek anlayışın kendi refahlarını belirleyen en önemli etmen olarak görüp siyasete oldukça duyarlıdırlar. Bunu seçimlere katılım oranlarından anlayabiliyoruz.

                İktisat politikalarının başarılı olabilmesinin arkasında iktisat teorisinin çok iyi bilinmesi yatar. İktisat teorileri sayesinde politika kararlarını alanlar söz konusu amaçlara nasıl ulaşabileceklerini belirler.  Öte yandan amaçlara ulaşmada seçilen araçların etkinliği de teoriler sayesinde ölçülür. İktisat teorisinin politikaya bir diğer katkısı da ortaya konan amaçların birbiriyle çelişip çelişmediğini göstermesidir. Bu çerçevede anlıyoruz ki iktisatçılar politikacılara alternatifler sunuyor ve politika yapıcı siyasi açıdan kendi için karlı olanı uyguluyor. Yani kararı veren ve doğal olarak bundan sorumlu olan politikacı veya hükumettir.


                Türkiye’de İktisat Politikası kaynaklarına baktığımız zaman Beta Yayınları tarafında basılmış Prof. Dr. Vural Fuat Savaş tarafından kaleme alınan Politik İktisat en temel kitap olarak karşımıza çıkıyor.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Siyaset Hakkında

Bugün bir karar vermemiz gerekiyor. Dünya ve özellikle içinde bulunduğumuz coğrafya nefret ve kötülükle ateşler içinde bir çukura sürüklenirken bir karar vermemiz gerekiyor. Vermemiz gereken karar şu: cehaletle, kinle, umarsızlıkla ve aymazlıkla yaratılan bu karanlık çukurun içinde kayıp mı olacağız yoksa bilgi ve hayal gücünün eşliğinde sevgi, bilim ve hoşgörüyü seçip ateşler içindeki bu çukuru hiç açılmamak üzere kapatanlardan mı olacağız. Bu yazıyı okuyan hiç kimsenin ilk alternatifi seçeceğini sanmam. İkinci alternatifi seçiyoruz ama bu alternatifin bazı gerekleri var.

Türk insanı olarak hep siyasete duyarlı olduk. Siyaset içinden birkaç adam seçtik ve onların peşinden sürüklenip durduk. Gönül verdiğimiz bu insanlara inandık, onları aileden bildik. Bu biraz duygusal bir toplum olmamızdan ileri geliyor sanırım. Hatta siyasete, siyasi kimliklere, düşüncelere o kadar bağlandık ki kardeşler birbirinin kanını döker oldu. Peki, siyaseti sürükleyen, toplum nezdinde çok yukarılara konulan, isimleri çocuklara verilen liderler gördükleri bu şatafatlı ilgiye, sevgiye karşı ne yaptı diye bir soru sormak gerekiyor. Bu soruyu ben cevaplamayacağım. Çünkü bu soruya herkesin kendi cevabı var. Sadece tek bir cümleyle kendi kanaatimi belirteceğim. Türkiye’de siyasetin ülke çıkarları en önde tutularak, belirli prensiplere bağlı kalınarak, ahlaki değerlere saygı duyularak ve hoşgörüyle yapıldığını düşünmüyorum.

Değinmek istediğim bir diğer konu bir insanın dünya görüşünü sadece bir siyasi partiyle sınırlandırmasını anlayamıyor olmam. Kendi adıma konuşmam gerekirse bir siyasi parti benim hayat görüşümü tamamen yansıtmaya yetemez diye düşünüyorum. Bu da zaten normal olandır. Ama ülkemizde böyle bir duruş göremiyorum. Bir partiye yakın hissedenler o partinin yaptığı her şeyi doğru kabul etmekte, yanlışlarını görememekteler. Bu aslında göründüğünden çok daha büyük bir sorun bence. Böyle olduğunda seçmenlerin partinin politikalarını belirlemesi gerekirken, siyasi partiler ve birkaç yöneticisi seçmenlerin hayat görüşünü belirlemiş oluyorlar. Sizce bu ne kadar sağlıklı bir durumdur? Her siyasi partinin doğruları ve yanlışları vardır. Tamamen doğru ya da her hareketi yanlış olan bir siyasi parti olamaz. Bunları görmeliyiz.


Siyaset ülke sorunlarının pek çocuğunun çözümüdür, evet. Ama günümüz siyasetiyle yol alabilmemiz imkansız. Bunu değiştirecek bizleriz. Kimse en büyük üç dört partinin başındakilerden bir şey beklemesin. Onları daha prensipli, daha dürüst, daha ahlaklı ve daha ilkeli olmaya biz sevk etmeliyiz. Talep etmezsek, itiraz etmezsek, bu durumu sorgulamazsak hiç bir şey değişmeyecektir. Ülkece en eksik yanımız soru sorma, itiraz etme, sorgulama eylemlerindeki yetersizliğimiz. Bunların ne kadar elzem olduğunu anladığımızda bence hem cennet ülkemiz hem coğrafyamız ve hatta dünya çok daha yaşanabilir bir yer olacak.